20 Haziran 2012 Çarşamba

Hiç



Kapalı kapılar ardında bana bağışlatılan çocukluk hikâyem.
Sana bütün yazdıklarımı döksem sen olur muyum?
Sığınabilir miyim kalbine tıpkı ılıman bir limanda Aşk’ını arayan derviş gibi.
Hiç yazdırdım bedenime bir günde.
Belki senin bedeninde hep olurum diye.
Bir sabah uyandığımda

Harika

18 Haziran 2012 Pazartesi

BarAnkara

Andre Kertesz - Chez Mondrian

"Acele etmeliyim. Biraz daha sağa, hayır, ortaya doğru. Kapıyı açar açmaz ilk onu görmeli. "Dünden beri yirmi ikinci seferdi, anahtarı eline alıp dışarı çıktı, kapıyı kapattı ve anahtarı deliğe yerleştirip çevirdi. "Çıkırt!" Anahtarı sokarken eğildiği pozisyonda kalarak hafifçe itekleyip araladı kapıyı. Çiçek oradaydı, olması gereken yerde. "Tamam, oldu." Hızlıca doğrulup anahtarı bir seferde çıkardı delikten ve cebine koydu. İçeri girmeden önce etrafına bakındı. Apartmanın sessizliğini dinledi. Bu sırada gözü zilin üstünde yazan isme takıldı. "BaranKara. Bak işte, her şeyi planlasan bile gözünden bir şeyler kaçabiliyor." Aceleyle isimliği yerinden çıkarıp adının yazılı olduğu kağıdı aradan çekti. Önce cebine koyacaktı, sonra arkasını çevirince iz kalmayacak kadar beyaz olduğunu görüp isimliğe ters tarafını yerleştirdi. Gülümseyerek içeri girdi. Saksının altına sıkıştırdığı kağıdı eline aldı. "İnsan plan yapar, kader buna güler," diye geçirdi içinden. İki gün önce emlakçının düzenlediği evrakta Merve Koruk adını görene kadar her şeyi ayarlamıştı. Evdeki bütün eşyaları ikinci el dükkanına verip yakın geçmişiyle vedalaşmıştı. Uçak bileti, otel rezervasyonu, hepsi tamamdı. 

Zamanında boyunu aşan bir söz verdiği kadını aramaya karar vermişti Baran. Tanıştıkları şehre gidecekti ilk olarak. Ankara. Belki hala orada oturuyordu, belki hala aynı kafelere gidiyordu. Belki evlenmişti, çocuğu bile olabilirdi. Saçlarını boyamış, gözlük takmış, ayak bileğine narin bir orkide dövmesi yaptırmış. Merve, çiçekleri severdi, en çok orkideleri. "Bana neden hiç çiçek almıyorsun?" diye sorduğunda ne cevap vereceğini bilememiş, "Ben evcil hayvanları da evde büyütülen çiçekleri de sevmem. Hepsi doğal ortamında olmalı, çok isteyen yapma çiçek alsın," diye gevelemişti. Ama fikrini savunacaktı, benimsemişti birden. Merve de yapma çiçeklerle şişme insanların aynı şey olduğunu anlatacak kadar uzattı konuyu.  

Başka bir şehre yerleşmiş olabilirdi. Hep şikayet ederdi binaların grisinden, dumanından, insanların aynı renk giyinmesinden. Ama Ankara'da ona dair bir iz bulacağından emindi. Merve'nin sık görüştüğü bir arkadaşı vardı: Selin. Sürekli telefonlaşır, bütün gün olanlar üzerine konuşurlardı. Baran bu ilişkiye anlam veremezdi. Hatta Selin'i pek sevmezdi. Güzelliğinin fazlaca farkında olan insanlardan hoşlanmıyordu. Onun gibilerle görüştüğünde hep bir kusur aramakla meşgul olurdu aklı. Selin'in su böreği ısmarlarken "böörek," demesiyle rahatlatırdı kendini. Şimdi de o kadar sık görüşmediklerini düşünerek rahatladı. İnsanlar zamanla birbirini yorardı.

Bu arayış yıllarını almıştı ama o hazırlıklıydı. Hiç çalışmadan yaşayacak kadar parası vardı. Zaten hayatı boyunca paraya ulaşmak için çaba sarf etmesine gerek kalmamıştı. Evini satmasına gerek yoktu, ama bu evden kurtulmak istedi. Çok karanlıktı artık.

Şimdi orada öylece dikilip kapıdan dışarıya bakıyordu. Tam ortadaki anahtar yuvası hayatını ikiye bölmüş gibiydi. Sol yanında karanlık, tamamlanmamış hayatlar, bedensiz ruhlar, ruhsuz bedenler; sağ yanında ışık. Açık kapı dolusu ışık. Nereye giderse gitsin, ışık. Sol tarafta bir orkide ve ışık sadece onu aydınlatıyor. Çünkü beyaz olan tek şey o. Onun anahtarı çevirdiğinde ilk göreceği şey olan yapma çiçek. Elindeki kağıdı düzeltip çiçeğin kenarına iliştirdi.

"Benimle evlenir misin?" dediğim zaman "Evet," dediğinde kaçmaya başladım senden. Çünkü bu bir soru değildi. O zamanlar, yani biz çocukken "Seni seviyorum" demenin bir başka yoluydu, evlenme teklif etmek. Ama bir kere teklif edildi mi anlıyordu insan üstündeki ağırlığı. Şimdi hazırım bu yükü taşımaya, üstelik bu asla bir yük değil artık; ama bu sefer de sen yoktun. Seni bulacaktım. Her şeyi planladım. Senin beni hiç zahmete sokmadan karşıma çıkacağını tahmin edemezdim. Sahi, nereden geldi aklına İstanbul'a taşınmak? Bu ev peki, tesadüf mü? Neyse bunları konuşacak çok zamanımız olacak. Diliyorum. Evime hoş geldin. Sen gelene kadar iki sokak aşağıdaki BarAnkara isimli mekanda bekliyor olacağım.

Sevgiyle kucaklıyorum,

BaranKara


Pelin

6 Haziran 2012 Çarşamba

Şaşı


4156511
- “Şaşıyı öldürdüm.”
- “Efendim?”
- “Şaşıyı öldürdüm.”
- “İyi misin, oğlum?”
- “İyiyim, söyleyince rahatladım.”

Genç adam hapşırdı. Boşluktan gelip yerleştiği plastik sandalyede sırtı dimdikti. Onunla birlikte ortaya çıkan sarı kediyse ağacın altında dolanıyordu.

Adil Bey, çay bahçesinde aniden peydahlanan delikanlıyı süzdü. “Adın ne senin?” diye sordu. “Osman” diye cevapladı, başını çevirmeden. “Çay içer misin?” sorusuna ise mırıldanarak  “Olur” dedi.

Adil Bey, yan masaya dayanmış sigarasını içen garsona “bir çay” işareti yaptı. Duruşunu hiç bozmayan Osman, uzaklarda bir şey arar gibiydi. Ara sıra da terli ellerini pantolonuna siliyordu. Adil Bey, atmışbeş yıllık ellerine baktı, düşündüğü kadar kırışık değillerdi. Gülümsedi. Bulmacasını masaya koydu, gözlüğünü çıkardı. Dikkatlice yüzünü incelediği Osman’a, “Şaşı kim?” diye sordu. Osman’ın tepkisizliği içini rahatlatıyordu. “Yeterince yaşlanmıştı. Balkondan aşağı attım.” diye cevap verdi, çayını alırken. Bardağın altında toplanan damlalar etrafa saçıldı.

- “Sabah baktığımda yoktu. Çöpçüler gece geliyor. Onlar almıştır. Semra kedileri hiç sevmez... Ben onu öldürdüm.”
- “Semra, kız arkadaşın mı?”
- “Evet, hayır. Bugün evlenme teklif edeceğim. Balkonda oturuyordum, korkuluğun üstünden sırtıma çıkmaya çalışıyormuş. Onu farketmeden dönünce ayağı kayıp düştü. Yedi kat. Görmeye dayanamazdım. Bakmadım.”
- “Şu kedi de seni sevmiş görünüyor, baksana.”
- “Aaa, Şaşı, sen nerden çıktın? Ölmemişsin. Özür dilerim.”

Osman’ın şaşı kedisiyle buluşması Adil Bey’i de duygulandırmıştı. Ayağa kalkarak Osman’ın omzunu tuttu.
- “Yürü, hadi. Semra’ya gidiyoruz.”

Lütfi