Güneş'imizden Dünya yüzeyine ışığın gelmesi sekiz dakika sürer. İlkokuldan beri bildiğim bu bilgi, ilk defa bir işime yarıyor ama bana terfiye mal olacağını ve öncelikle bunu anlatacağım bir sunum yapmak zorunluluğu getireceğini bilseydim hiç söylemezdim.
Bir astronomum ben, iki diplomam var; bir astronomi teknisyenliği diploması, bir de matematik diploması. Pedagojik lisansı da alıp öğretmen olmayı çok düşünmedim. Ama şu anda bulunduğum pozisyonda olmayı da pek tahmin etmezdim.
Aslında bugüne gelen olaylar silsilesi eşim olacak insanı görmemle başladı. Okuldaki nilüfer dolu havuzun yanında kitap okuyordu. O da beni gördü. Biz birbirimizi gerçekten gördük. Ona nasıl yaklaşacağımı bilemiyordum. Çünkü daha önce hiç kimseye böylesine ilgi duymadığımdan ne yapacağımı bilemiyordum. Çok arkadaşım yoktu benim. Arkadaş diye etrafımda dolanan bir kaç tiple de benimle dalga geçmedikleri zamanlarda F bloğun arkasındaki piknik masalarında oturur içerdik. Kahve-kanyak. Kışın sıcak kahvenin içine biraz koyarsın, yazın buzlu çaya biraz eklersin. Üç dört kişiydik ve her zaman birimizde cep kanyağı olurdu. Gerçi, artık satılmıyor herhalde.
İçince benimle dalga geçemiyorlardı. Çünkü içince değişiyordum. Konuşmam düzeliyordu. Artık nasıl bir kimyasal mekanizma çalışıyorsa beynimde kekelemiyordum.
Hayatını pandomimle idare eden biri olmuştum. Biraz benden de kaynaklanıyordu bu herhalde çünkü konuşmayı, insanlarla tanışmayı, yeni muhabbetleri sevmezdim. Bakkala girdiğimde istediğim sigarayı gösterir ve parayı uzatırdım. Çoğu zaman beni dilsiz sanıyorlardı. Keşke dilsiz olsaydım. O zaman ağzımı açtığımda içten içe gülen ve bana acıyarak bakan o insanlara maruz kalmazdım. " Vay, demek bu yakışıklı çocuk kekemeymiş. " diye düşündüklerini hissederdim hep.
Birkaç defa kekemeliğime rağmen beni seven kızlar girdi hayatıma ama ben onlara karşı bir şey hissetmiyordum. İçmeden konuşamayan, arkadaşlarının yanında suspus oturan bir sevgiliye de zaten daha fazla dayanamıyorlardı.
Ama o farklıydı. İlk defa nikâh masasında nasıl evet diyeceğim diye düşünmeden evliliği hayal ettim onunla. Ve devamı da geldi, evlendik. Benimle ilgili tek derdi kekelememek için içmemdi. Ailesi dindar olduğundan, babası Diyanet İşleri'nde çalıştığından, sevdiği erkeğin alkol bağımlısı olması onu zor durumda bırakıyordu. Sırf o istiyor diye bıraktım. Aşk işte; sen nelere sebep oluyorsun.
İçmemeye başladım, nikâh masasında davetlilerin gülüşleri arasında evet demem abartmıyorum, tam beş dakika sürdü, şaka yaptığımı zannettiler önce, ama böyle bir ortamda bir şakanın bu kadar uzatılmayacağını anlayanlar, gülmeye devam edenleri susturdu. Herkes kekemeliğime, heyecanıma rağmen, evet demek için ne kadar uğraştığımı görünce mahcup bakışlarla izledi töreni. Mezun olduktan sonra, babasının torpiliyle girdiğim Diyanet İşleri Başkanlığı'ndaki işim de içmeme engel olacaktı. Doktora da gittim ama bir faydası yoktu. Sorununuz tamamen psikolojik dedi, birkaç ilaç verdi. Sosyal baskının buna sebep olduğunu, eğer istersem bunun üstesinden gelebileceğimi söyledi. Belki de çok istemiyordum. Kekeme olmak, konuşmadan çekinmemi, zaten asosyal olmam da bilinçaltımda bunu besleyen bir tepki haline geliyordu.
Bütün gün diyanet işlerindeki odamda oturup müminlerin namaz saatlerini ayarlıyordum. Yurtdışından gelen ölçüm ve gözlemler, ekinoks tarihleri, mevsim normalleri, Güneş’in doğuşu, batışı ve arada kalan İslam dinine göre belirlenmiş vakitler.Sabah, öğlen, ikindi, akşam, yatsı. Bir astronom için ay takvimi ve zaman çizelgesiyle ilgili hesaplamalar yapmak kolaydır. O yüzden bu masa başı işi kayınbabam ilk teklif ettiğinde hiç düşünmeden evet dedim.
Arada bir daire içi e-posta trafiğine dâhil oluyor ve bildiklerimi paylaşıyordum. Bazen bilimsel konularla ilgili açıklama isteyen tefsir ve kelam hocaları da oluyordu.
Bir gün yazdığım bir cümle tekrar eski sorunumla yüzleştirdi beni. Güneş ışığı Dünya'ya sekiz dakikada ulaşır. Bunu okuyan bir tefsir hocası odamda beni ziyaret etti. “Nasıl yani?” Önce kekemeliğimi söyleyip bilgisayar ekranında yazarak anlattım. Astronomların uzaklık birimi olarak kullandıkları Ab, Dünya güneş arası yaklaşık yüz kırk dört milyon kilometreyi ifade eder. Işığın hızı saniyede üç yüz bin kilometre, böl yaklaşık dört yüz seksen saniye, yani sekiz dakika. Hoca çıldırmış gibiydi. “Bu ne demek biliyor musun?” dedi. Hayır, anlamında kafamı salladım, "Top erken atıldı diye orucunu yiyen binlerce müminin kaza orucu tutmasına gerek kalmayacak. Sekiz dakikalık gecikme var. Bütün vakitler üzerinde sekiz dakikalık oynama yapılabilir."
Benim bir türlü anlamadığım bu dini keşif İslam dünyasında bomba etkisi yaratmıştı. Bilimsel açıklamasını yapan da ben olduğum için tefsir hocasıyla yaptığımız yayında ikimizin adı geçiyordu. Doğal olarak terfi aldım. Eşimin ve onun ailesinin de hoşuna gitmişti bu. Gurur duyuyorlardı benimle. O yüzden hepsi benim açıklama ve sunum yapacağım yıllık genel diyanet işleri çalıştayına gelmişlerdi. En önde bakan, yanında isimlerini bilmediğim bir kaç müsteşar ve yüzlerce konuk, onlarca basın mensubu ve kürsüde ben.
İlk defa bu öyküde konuşmamı duyacaksınız.
-Sayın bakan,… (alkollü bir şekilde)
Kahve kanyak, umarım anlamazlar...
Özgür
Bir astronomum ben, iki diplomam var; bir astronomi teknisyenliği diploması, bir de matematik diploması. Pedagojik lisansı da alıp öğretmen olmayı çok düşünmedim. Ama şu anda bulunduğum pozisyonda olmayı da pek tahmin etmezdim.
Aslında bugüne gelen olaylar silsilesi eşim olacak insanı görmemle başladı. Okuldaki nilüfer dolu havuzun yanında kitap okuyordu. O da beni gördü. Biz birbirimizi gerçekten gördük. Ona nasıl yaklaşacağımı bilemiyordum. Çünkü daha önce hiç kimseye böylesine ilgi duymadığımdan ne yapacağımı bilemiyordum. Çok arkadaşım yoktu benim. Arkadaş diye etrafımda dolanan bir kaç tiple de benimle dalga geçmedikleri zamanlarda F bloğun arkasındaki piknik masalarında oturur içerdik. Kahve-kanyak. Kışın sıcak kahvenin içine biraz koyarsın, yazın buzlu çaya biraz eklersin. Üç dört kişiydik ve her zaman birimizde cep kanyağı olurdu. Gerçi, artık satılmıyor herhalde.
İçince benimle dalga geçemiyorlardı. Çünkü içince değişiyordum. Konuşmam düzeliyordu. Artık nasıl bir kimyasal mekanizma çalışıyorsa beynimde kekelemiyordum.
Hayatını pandomimle idare eden biri olmuştum. Biraz benden de kaynaklanıyordu bu herhalde çünkü konuşmayı, insanlarla tanışmayı, yeni muhabbetleri sevmezdim. Bakkala girdiğimde istediğim sigarayı gösterir ve parayı uzatırdım. Çoğu zaman beni dilsiz sanıyorlardı. Keşke dilsiz olsaydım. O zaman ağzımı açtığımda içten içe gülen ve bana acıyarak bakan o insanlara maruz kalmazdım. " Vay, demek bu yakışıklı çocuk kekemeymiş. " diye düşündüklerini hissederdim hep.
Birkaç defa kekemeliğime rağmen beni seven kızlar girdi hayatıma ama ben onlara karşı bir şey hissetmiyordum. İçmeden konuşamayan, arkadaşlarının yanında suspus oturan bir sevgiliye de zaten daha fazla dayanamıyorlardı.
Ama o farklıydı. İlk defa nikâh masasında nasıl evet diyeceğim diye düşünmeden evliliği hayal ettim onunla. Ve devamı da geldi, evlendik. Benimle ilgili tek derdi kekelememek için içmemdi. Ailesi dindar olduğundan, babası Diyanet İşleri'nde çalıştığından, sevdiği erkeğin alkol bağımlısı olması onu zor durumda bırakıyordu. Sırf o istiyor diye bıraktım. Aşk işte; sen nelere sebep oluyorsun.
İçmemeye başladım, nikâh masasında davetlilerin gülüşleri arasında evet demem abartmıyorum, tam beş dakika sürdü, şaka yaptığımı zannettiler önce, ama böyle bir ortamda bir şakanın bu kadar uzatılmayacağını anlayanlar, gülmeye devam edenleri susturdu. Herkes kekemeliğime, heyecanıma rağmen, evet demek için ne kadar uğraştığımı görünce mahcup bakışlarla izledi töreni. Mezun olduktan sonra, babasının torpiliyle girdiğim Diyanet İşleri Başkanlığı'ndaki işim de içmeme engel olacaktı. Doktora da gittim ama bir faydası yoktu. Sorununuz tamamen psikolojik dedi, birkaç ilaç verdi. Sosyal baskının buna sebep olduğunu, eğer istersem bunun üstesinden gelebileceğimi söyledi. Belki de çok istemiyordum. Kekeme olmak, konuşmadan çekinmemi, zaten asosyal olmam da bilinçaltımda bunu besleyen bir tepki haline geliyordu.
Bütün gün diyanet işlerindeki odamda oturup müminlerin namaz saatlerini ayarlıyordum. Yurtdışından gelen ölçüm ve gözlemler, ekinoks tarihleri, mevsim normalleri, Güneş’in doğuşu, batışı ve arada kalan İslam dinine göre belirlenmiş vakitler.Sabah, öğlen, ikindi, akşam, yatsı. Bir astronom için ay takvimi ve zaman çizelgesiyle ilgili hesaplamalar yapmak kolaydır. O yüzden bu masa başı işi kayınbabam ilk teklif ettiğinde hiç düşünmeden evet dedim.
Arada bir daire içi e-posta trafiğine dâhil oluyor ve bildiklerimi paylaşıyordum. Bazen bilimsel konularla ilgili açıklama isteyen tefsir ve kelam hocaları da oluyordu.
Bir gün yazdığım bir cümle tekrar eski sorunumla yüzleştirdi beni. Güneş ışığı Dünya'ya sekiz dakikada ulaşır. Bunu okuyan bir tefsir hocası odamda beni ziyaret etti. “Nasıl yani?” Önce kekemeliğimi söyleyip bilgisayar ekranında yazarak anlattım. Astronomların uzaklık birimi olarak kullandıkları Ab, Dünya güneş arası yaklaşık yüz kırk dört milyon kilometreyi ifade eder. Işığın hızı saniyede üç yüz bin kilometre, böl yaklaşık dört yüz seksen saniye, yani sekiz dakika. Hoca çıldırmış gibiydi. “Bu ne demek biliyor musun?” dedi. Hayır, anlamında kafamı salladım, "Top erken atıldı diye orucunu yiyen binlerce müminin kaza orucu tutmasına gerek kalmayacak. Sekiz dakikalık gecikme var. Bütün vakitler üzerinde sekiz dakikalık oynama yapılabilir."
Benim bir türlü anlamadığım bu dini keşif İslam dünyasında bomba etkisi yaratmıştı. Bilimsel açıklamasını yapan da ben olduğum için tefsir hocasıyla yaptığımız yayında ikimizin adı geçiyordu. Doğal olarak terfi aldım. Eşimin ve onun ailesinin de hoşuna gitmişti bu. Gurur duyuyorlardı benimle. O yüzden hepsi benim açıklama ve sunum yapacağım yıllık genel diyanet işleri çalıştayına gelmişlerdi. En önde bakan, yanında isimlerini bilmediğim bir kaç müsteşar ve yüzlerce konuk, onlarca basın mensubu ve kürsüde ben.
İlk defa bu öyküde konuşmamı duyacaksınız.
-Sayın bakan,… (alkollü bir şekilde)
Kahve kanyak, umarım anlamazlar...
Özgür