31 Mart 2012 Cumartesi

Udumbara



Senden vazgeçmedim. Sadece beni bırakmana ses çıkartmıyorum.

Büyümek mi bu? Metanet mi, sakinlemek mi?

Ruhumu büyük, derin bir çukurun içine hapsediyorum.

Çıkışı yok, ötesi yok. Sen yoksun.

Söz yok.

Gülda

27 Mart 2012 Salı

Değişim


Bir daha hiçbir zaman hissetmeyeceği duygular içerisindeydi.

Uzun zamandır birisini çağırıyorum ve boş duvarlarda yankılanan sesime her defasında kanıyorum. Ayna karşısında ilişkiler yaşayıp, gerçekleri görmezden geliyorum. Artık büyüdüm de mi akıllandım, yoksa aksimden mi sıkıldım bilinmez, bana benden başka bir şey gösterecek birisini arıyorum.

"Hayır devam etmeyeceğim, teşekkür ederim."

Yalnız başına iki kadehten fazla içmemelisin. Birisiyle buluşacağın zaman ikiye bölünüp beklersin ya. Bir yanın o olmuştur, hep gelmek üzere ve geldiğinde de sana görünmeden izler uzaktan. Bir yanın da onun izlediğini bilerek oturur yerinde. Nasıl görünmek istediğini hesap eder. Kimseyi beklemediğim halde niye her gelene kayıyor bakışlarım? İyi gelmedi bana yalnızlık. Daha fazla saçmalamadan kalkıp gitmeli. Hava da estirmeye başladı. Şal istesem? Son sigaramı içerken keyfimi hiçbir şey kaçırmasın.

"Pardon, şal getirir misiniz?"

Garsona seslenmek için arkasını döndüğünde girmişti kapıdan, farketmedi geldiğini. Kafasını çevirdiğinde karşısında dikiliyordu. Eskiden beri tanışıyorlardı. Sıkça da karşılaşırlardı. Yani yılda iki üç kere.

- Seni arıyordum.
- Buldun mu?
- Buldum.
- Çağırdığımın sen olduğundan emin değilim.
- Duydum, beni çağırdın.

Onu mu çağırdım gerçekten? Bunca zaman bu yüzden mi geliyordu bana? Nasıl emin olabilirim bundan? Şarap mı içecek, rakı mı? Rakı derse... Yok böyle anlayamam. Hem belki canı rakı isteyecek de sırf bana eşlik etmek için şarap diyecek. Konuşalım, biraz daha konuşalım. Alyoşa'yı bilir misin? Sana onu anlatsam? En küçük Karamazov kardeş olduğunu, bütün aile türlü entrikalar ve kötülükler peşinde koşarken Alyoşa'nın hepsini sebepleriyle anlayacak kadar yüce gönüllü olduğunu. İnsanlığın bütün günahlarından kendini sorumlu tutup acısını çekmeye dünden razı olduğunu anlatsam. Ben hala anlayamıyorken sen anlar mısın acaba? Kötülüğe uğradığında öfke duymamayı, öç almamayı öğretebilir misin bana? Kanında yükselen adrenalinle başa çıkabilir misin? Onun kadar iyi misin sen de? Madem her şeye cevabın var, kitabı neden hala bitirmediğimi de söyler misin? Peki başladığım hiçbir işin sonunu niye getiremiyorum?

Garsonun gıcırdatarak açtığı ikinci şarap şişesinin de dibini görmüşlerdi.

- Herkes bu kadar kötüyken nasıl iyi olabiliriz ki biz?
- Kötülük senden gelir, nasıl baktığına bağlı.
- Kötülük yapan kötüdür işte.

Sonra hayatını değiştirecek bir hikaye anlattı ona. Aynalar da yankılar da geçmişte kaldı böylece. Her gün değişmeye devam etti.

- Zamanın birinde üç samuray varmış. Birincisi ormandan geçerken karşısına bir haydut çıkıp "Ya paranı ya canını!" demiş. Samuray kılıcını çekip bir hamlede saldırganı cansız halde yere sermiş ve ardına bakmadan devam etmiş yoluna. İkinci samuray da ormanda ilerlerken bir soyguncu ile karşılaşmış ve tekmelerini, yumruklarını kullanarak soyguncuyu yarı ölü bir halde arkasında bırakıp yoluna devam etmiş. Üçüncü samurayın karşısına çıkan soyguncu da elindeki koca bıçakla tehdit ederek nesi var nesi yoksa kendisine vermesini, yoksa onu öldüreceğini söylemiş. Samuray: "Zavallı adam. Haline bakılırsa aç olmalısın. Bende yeteri kadar yiyecek, içecek var. Al şunları. Ayrıca buralarda bir han var, istersen seni götüreyim, iyice karnını doyur, dinlenirsin. Merak etme ben ödeyeceğim," demiş. Saldırgan elindeki bıçağı yere atıp hıçkırmaya başlamış.

Tıpkı onun gibi...

Pelin Öney }{

21 Mart 2012 Çarşamba

Evlilik


-->
- Merhaba, hoşgeldiniz. Buyrun lütfen, buyrun oturun. Bir şey içmek ister misiniz?
- Sağolun Leyla Hanım, gerek yok. Uzun zamandır randevu almak istiyordum. Çok yakın bir dostum bahsetti sizden. Hatırlarsınız herhalde, Sevim Atalay. Eşiyle birlikte iki sene önce sizi ziyaret ediyorlardı. Boşanmanın eşiğindeydiler. 
- Evet, doğru. Hatırlıyorum. Peki şimdi nasıllar? Sanırım kocası ile düzeltmişti arasını. Yaklaşık bir senedir…
- Boşandılar Leyla Hanım.
- Öyle mi? Yazık olmuş.
- Leyla Hanım, Sevim sizi bana çok övdü. Uzun zamandır, kocamla sizi ziyaret edeyim diye ısrar edip duruyordu.
- Sağolsun. Sevim Hanım çok tatlıdır. Hakan Bey de öyle. Ancak Hakan Bey’in işlerinin yoğunluğu, evliliklerinde sorun yaratıyordu.
- Bizim de durumumuz pek iyi değil. Kocamla iletişim kopukluğu yaşıyoruz.
- Sizce doğru mu bu?
- Emin olmazsam söylemem ki. Bakın, akşamları eve geliyor, televizyonu açıyor ve yatana kadar benimle tek kelime konuşmuyor.
- Nedenini sorabilir miyim?
- Neden olacak? Herif ruhsuz, tembel. Hayattan zevk almıyoruz artık. Varsa yoksa televizyon.
- Akşam yemeklerini beraber yiyor musunuz?
- Yok canım. Dışarıda yiyor.
- Bakın, ben evli çiftlerin akşam yemeklerini sofrada karşılıklı beraber yemelerini…
- Yaaa bilmez miyim ben. Uğursuz herif. Nerdee onda o incelik?
- Kaç senedir evlisiniz?
- Valla, yirmiiki senedir çekiyorum ben bu adamı, Leyla Hanım.
- Çocuğunuz var mı?
- Tek çocuk yapabildik Leyla Hanım.
- Cinsel yaşantınız nasıl?
-  Affedersiniz adamda enerji yok, enerji.
- Sizce evliliğinizin hangi seneleri güzeldi?
- İlk iki sene en güzel yıllarımızdı. Her şeyi beraber yapardık. Sağolsun o senelerde kendime kıyafet almaya gittiğimde bile benimle gelirdi.
- Sonra ne oldu?
- Ne olacak tembelleşti adam.
- Nilüfer Hanım. Bakın, ben size böyle yardımcı olamam. Serdar Bey’le de konuşmam gerekiyor. Ne soru sorsam siz cevap veriyorsunuz. Beyefendinin tek kelime etmesine izin vermediniz. 

İrving

Senin Rengin



Renklerin içini boşalttım,
Belki senin rengini bulurum diye!
Önce sandım ki mavi sensin.
Ama sen o kadar sakin değildin.
Kırmızıdır dedim senin rengin, görünce ateşini,
Ama değildin.
Onca dağınıklık yarattım,
Bulamadım rengini.
Git desem kaldın,
Gel desem gittin.
Kurcalıyorum kalbimin içini dışını.
Hep senden kırıntılar var etrafta,
Farklı bir sürü renkte.
Ben affetsem seni,
Affeder mi ruhum kalbimi?

İrving