31 Mart 2012 Cumartesi
27 Mart 2012 Salı
Değişim
Bir daha hiçbir zaman hissetmeyeceği duygular içerisindeydi.
Uzun zamandır birisini çağırıyorum ve boş duvarlarda yankılanan sesime her defasında kanıyorum. Ayna karşısında ilişkiler yaşayıp, gerçekleri görmezden geliyorum. Artık büyüdüm de mi akıllandım, yoksa aksimden mi sıkıldım bilinmez, bana benden başka bir şey gösterecek birisini arıyorum.
"Hayır devam etmeyeceğim, teşekkür ederim."
Yalnız başına iki kadehten fazla içmemelisin. Birisiyle buluşacağın zaman ikiye bölünüp beklersin ya. Bir yanın o olmuştur, hep gelmek üzere ve geldiğinde de sana görünmeden izler uzaktan. Bir yanın da onun izlediğini bilerek oturur yerinde. Nasıl görünmek istediğini hesap eder. Kimseyi beklemediğim halde niye her gelene kayıyor bakışlarım? İyi gelmedi bana yalnızlık. Daha fazla saçmalamadan kalkıp gitmeli. Hava da estirmeye başladı. Şal istesem? Son sigaramı içerken keyfimi hiçbir şey kaçırmasın.
"Pardon, şal getirir misiniz?"
Garsona seslenmek için arkasını döndüğünde girmişti kapıdan, farketmedi geldiğini. Kafasını çevirdiğinde karşısında dikiliyordu. Eskiden beri tanışıyorlardı. Sıkça da karşılaşırlardı. Yani yılda iki üç kere.
- Seni arıyordum.
- Buldun mu?
- Buldum.
- Çağırdığımın sen olduğundan emin değilim.
- Duydum, beni çağırdın.
Onu mu çağırdım gerçekten? Bunca zaman bu yüzden mi geliyordu bana? Nasıl emin olabilirim bundan? Şarap mı içecek, rakı mı? Rakı derse... Yok böyle anlayamam. Hem belki canı rakı isteyecek de sırf bana eşlik etmek için şarap diyecek. Konuşalım, biraz daha konuşalım. Alyoşa'yı bilir misin? Sana onu anlatsam? En küçük Karamazov kardeş olduğunu, bütün aile türlü entrikalar ve kötülükler peşinde koşarken Alyoşa'nın hepsini sebepleriyle anlayacak kadar yüce gönüllü olduğunu. İnsanlığın bütün günahlarından kendini sorumlu tutup acısını çekmeye dünden razı olduğunu anlatsam. Ben hala anlayamıyorken sen anlar mısın acaba? Kötülüğe uğradığında öfke duymamayı, öç almamayı öğretebilir misin bana? Kanında yükselen adrenalinle başa çıkabilir misin? Onun kadar iyi misin sen de? Madem her şeye cevabın var, kitabı neden hala bitirmediğimi de söyler misin? Peki başladığım hiçbir işin sonunu niye getiremiyorum?
Garsonun gıcırdatarak açtığı ikinci şarap şişesinin de dibini görmüşlerdi.
- Herkes bu kadar kötüyken nasıl iyi olabiliriz ki biz?
- Kötülük senden gelir, nasıl baktığına bağlı.
- Kötülük yapan kötüdür işte.
Sonra hayatını değiştirecek bir hikaye anlattı ona. Aynalar da yankılar da geçmişte kaldı böylece. Her gün değişmeye devam etti.
- Zamanın birinde üç samuray varmış. Birincisi ormandan geçerken karşısına bir haydut çıkıp "Ya paranı ya canını!" demiş. Samuray kılıcını çekip bir hamlede saldırganı cansız halde yere sermiş ve ardına bakmadan devam etmiş yoluna. İkinci samuray da ormanda ilerlerken bir soyguncu ile karşılaşmış ve tekmelerini, yumruklarını kullanarak soyguncuyu yarı ölü bir halde arkasında bırakıp yoluna devam etmiş. Üçüncü samurayın karşısına çıkan soyguncu da elindeki koca bıçakla tehdit ederek nesi var nesi yoksa kendisine vermesini, yoksa onu öldüreceğini söylemiş. Samuray: "Zavallı adam. Haline bakılırsa aç olmalısın. Bende yeteri kadar yiyecek, içecek var. Al şunları. Ayrıca buralarda bir han var, istersen seni götüreyim, iyice karnını doyur, dinlenirsin. Merak etme ben ödeyeceğim," demiş. Saldırgan elindeki bıçağı yere atıp hıçkırmaya başlamış.
Tıpkı onun gibi...
Pelin Öney }{
21 Mart 2012 Çarşamba
Evlilik
-->
-
Merhaba, hoşgeldiniz. Buyrun lütfen, buyrun oturun. Bir şey
içmek ister misiniz?
- Sağolun
Leyla Hanım, gerek yok. Uzun zamandır randevu almak istiyordum. Çok yakın bir dostum bahsetti sizden.
Hatırlarsınız herhalde, Sevim Atalay. Eşiyle birlikte iki sene önce sizi ziyaret ediyorlardı. Boşanmanın eşiğindeydiler.
- Evet, doğru. Hatırlıyorum. Peki şimdi nasıllar? Sanırım kocası ile düzeltmişti arasını. Yaklaşık bir senedir…
- Boşandılar Leyla Hanım.
- Öyle mi? Yazık olmuş.
- Leyla Hanım, Sevim sizi bana çok övdü. Uzun zamandır, kocamla sizi ziyaret edeyim diye ısrar edip duruyordu.
- Sağolsun. Sevim Hanım çok tatlıdır. Hakan Bey de öyle. Ancak Hakan Bey’in işlerinin yoğunluğu, evliliklerinde sorun yaratıyordu.
- Bizim de durumumuz pek iyi değil. Kocamla iletişim kopukluğu yaşıyoruz.
- Sizce doğru mu bu?
- Emin olmazsam söylemem ki. Bakın, akşamları eve geliyor, televizyonu açıyor ve yatana kadar benimle tek kelime konuşmuyor.
- Nedenini sorabilir miyim?
- Neden olacak? Herif ruhsuz, tembel. Hayattan zevk almıyoruz artık. Varsa yoksa televizyon.
- Akşam yemeklerini beraber yiyor musunuz?
- Yok canım. Dışarıda yiyor.
- Bakın, ben evli çiftlerin akşam yemeklerini sofrada karşılıklı beraber yemelerini…
- Yaaa bilmez miyim ben. Uğursuz herif. Nerdee onda o incelik?
- Kaç senedir evlisiniz?
- Valla, yirmiiki senedir çekiyorum ben bu adamı, Leyla Hanım.
- Çocuğunuz var mı?
- Tek çocuk yapabildik Leyla Hanım.
- Cinsel yaşantınız nasıl?
- Affedersiniz adamda enerji yok, enerji.
- Sizce evliliğinizin hangi seneleri güzeldi?
- İlk iki sene en güzel yıllarımızdı. Her şeyi beraber yapardık. Sağolsun o senelerde kendime kıyafet almaya gittiğimde bile benimle gelirdi.
- Sonra ne oldu?
- Ne olacak tembelleşti adam.
- Nilüfer Hanım. Bakın, ben size böyle yardımcı olamam. Serdar Bey’le de konuşmam gerekiyor. Ne soru sorsam siz cevap veriyorsunuz. Beyefendinin tek kelime etmesine izin vermediniz.
- Evet, doğru. Hatırlıyorum. Peki şimdi nasıllar? Sanırım kocası ile düzeltmişti arasını. Yaklaşık bir senedir…
- Boşandılar Leyla Hanım.
- Öyle mi? Yazık olmuş.
- Leyla Hanım, Sevim sizi bana çok övdü. Uzun zamandır, kocamla sizi ziyaret edeyim diye ısrar edip duruyordu.
- Sağolsun. Sevim Hanım çok tatlıdır. Hakan Bey de öyle. Ancak Hakan Bey’in işlerinin yoğunluğu, evliliklerinde sorun yaratıyordu.
- Bizim de durumumuz pek iyi değil. Kocamla iletişim kopukluğu yaşıyoruz.
- Sizce doğru mu bu?
- Emin olmazsam söylemem ki. Bakın, akşamları eve geliyor, televizyonu açıyor ve yatana kadar benimle tek kelime konuşmuyor.
- Nedenini sorabilir miyim?
- Neden olacak? Herif ruhsuz, tembel. Hayattan zevk almıyoruz artık. Varsa yoksa televizyon.
- Akşam yemeklerini beraber yiyor musunuz?
- Yok canım. Dışarıda yiyor.
- Bakın, ben evli çiftlerin akşam yemeklerini sofrada karşılıklı beraber yemelerini…
- Yaaa bilmez miyim ben. Uğursuz herif. Nerdee onda o incelik?
- Kaç senedir evlisiniz?
- Valla, yirmiiki senedir çekiyorum ben bu adamı, Leyla Hanım.
- Çocuğunuz var mı?
- Tek çocuk yapabildik Leyla Hanım.
- Cinsel yaşantınız nasıl?
- Affedersiniz adamda enerji yok, enerji.
- Sizce evliliğinizin hangi seneleri güzeldi?
- İlk iki sene en güzel yıllarımızdı. Her şeyi beraber yapardık. Sağolsun o senelerde kendime kıyafet almaya gittiğimde bile benimle gelirdi.
- Sonra ne oldu?
- Ne olacak tembelleşti adam.
- Nilüfer Hanım. Bakın, ben size böyle yardımcı olamam. Serdar Bey’le de konuşmam gerekiyor. Ne soru sorsam siz cevap veriyorsunuz. Beyefendinin tek kelime etmesine izin vermediniz.
İrving
Senin Rengin
Renklerin
içini boşalttım,
Belki
senin rengini bulurum diye!
Önce
sandım ki mavi sensin.
Ama sen o
kadar sakin değildin.
Kırmızıdır
dedim senin rengin, görünce ateşini,
Ama
değildin.
Onca
dağınıklık yarattım,
Bulamadım
rengini.
Git desem
kaldın,
Gel desem
gittin.
Kurcalıyorum
kalbimin içini dışını.
Hep
senden kırıntılar var etrafta,
Farklı
bir sürü renkte.
Ben
affetsem seni,
Affeder
mi ruhum kalbimi?
İrving
Aşk ve Sevgi
Uzun bir
arayıştı beni yoran.
Keder
başımı döndürdükçe,
Gözyaşlarım
şarap oldu kadehime.
Susamıştım
aşka bir çöl kadar.
Umutsuz
kalbim defalarca “dur artık” dedi.
Yine de
acıyı sapladım kalbime,
Aşkı,
sevgiyi bulurum diye.
Son bir
kez kapadım gözlerimi.
Tüm
umutlarım o an birikti kalbime
Ve
saniyeler, zor sığdı senelere.
Umut,
yeni bir beden çizdi kaderime,
Tarifsiz
bir güzellikte.
Sonra..
Aşk; eşsiz bir heyecan yaşattı.
Gelecek
hatıraların kollarında.
Ve
seneler dönüşünce saniyelere,
Akıp
giden zaman içinde,
Sevgi;
yol aldırdı tek bedende.
İrving
Bir Hayal
Üşüten
günlerin geride kaldığı bir sabah. Mayıs güneşi el uzatıyor İstanbul'un yalnız
kalmış ağaçlarına. Genç adam her zamanki gibi çalıştığı çay bahçesindeki yerini
almış. Sevdiği işi yapmasa da çalıştığı yerdeki sakinlik, özlemini çektiği bir
hissiyatı hatırlatıyor. Birkaç sene önce ardında bıraktığı Elazığ'ı fazlasıyla
aratan İstanbul'un yoğun, gri havasına kıyasla burası daha güvenli ve sessiz;
yandaki otoparktan gelen araba seslerini saymazsak. Bu sığınağın değerini bilen
bir kuş sesleri var, bir de kediler.
Aslında
niye İstanbul'da olduğunu bile bilmiyor. Arkadaşları bu şehirden rüya gibi
bahsetmişler, ulaşılması zor diye. O da bu yüzden gelmiş. Her şeyin
değişeceğine inanıyor, bir gün. Aslında aradığı şeyin burada olup olmadığından
bile emin değil. Cevabını bilmediği sorulardan uzaklaştığı tek alan, garsonu
olduğu bahçe. Bugün yine birilerinin nişanı var. Ne kadar insan varsa, o kadar
koşuşturacak... Ne kadar az düşünürse, o kadar unutacak... Özünde kopmak
istemediği geçmişini, geride bıraktığı memleketini unutmak zorunda. İstanbul
onun kararıydı, onun şehri oldu. Para kazanma hayalleri kuruyordu, artık para
kazanmak zorunda olduğu bir yerde yaşıyor.
Davetlilere
içecek servisini yaptıktan sonra her zamanki köşesinde birinin ona seslenmesini
bekliyor. Gözlerinin daldığı kalabalıkta ailesini özlüyor, kucak açan eski
dostlarını düşünüyor. "İstanbul'da dost edinmek ne kadar da zor." O
an ayak bileğinde beliren ufak kıpırtıları farkediyor. Patilerini değdiren şaşı
bir kedi; bugün belki de onu gülümsetecek olan tek şey. Tüylerinin güneş
ışıklarıyla olan ahengi göze çarpıyor. Garson tam kediyi sevecekken, kedi ona
uzatmış olduğu eline pati atmaya kalkıyor. Kendince dağları delen patiler,
adamın ayakkabısına denk geliyor. Adamda belli belirsiz bir gülümseme,
"Tatlı şey, elim orada değil," diye geçiriyor içinden. Ardından bir
kadın, garsona sesleniyor. Masada oturan kadın, bir bardak daha meyve suyu isterken
garson kediden aldığı yaşam enerjisiyle "Tabi," diyor. "Ne kadar
güneşli bir gün değil mi?" Kadın, adamın kendisine asıldığını zannederek
"Haddini bil!" dercesine bir bakış atıyor. Adamda hissetmeye alışık
olduğu bir şaşkınlık... Kendine dönüp soruyor; "N'aptım ki ben? Kötü bir
şey mi söyledim?"
O
sırada alkışlar başlıyor, nişan yüzükleri takılmış iki gencin suratına
çeviriyor gözlerini. Güneşi bir kez daha görüyor iki gençte. Hayat boyu
birbirini dinlemek üzere yola çıkmış iki insan... Çiftin gözlerinden okunan
mutluluğun, başka hiç kimseye ihtiyacı yok. "Belki," diye düşünmeye
devam ediyor. "Bir gün karşıma çıkacak olan beni yanlış anlamayacak bir
dost ya da sevgili, İstanbul'un karanlığını görmezden geleceğim duygular
hissettirecek."
"Yaktığım
mumda, bana bir başka güneşi aratmayacak."
Elif
Atakan
20 Mart 2012 Salı
Çizmelerin Gıcırtısı
Ayak parmak aralarımda sümüklüler yuvalanıp;
yaslandığım yastıkların deseni sırtımda dövmeler yaratana kadar yayıldığım
yazlıkçı hallerimden bir akşam üstü yine.
Güneş usulca yerini geceye bırakıyor. Güneş ışınları ile verdiğim 'mahrem
olmadan marsık olma' savaşını yine kazanmış, sereserpe tuz kokulu yanık tenimi
kumlarla örtüyor, sürekli balkonda geçen hayatlar nedeniyle aşırı gelişmişlik
gösteren sınır komşuluk ilişkilerimi kumsalda geliştirmeye devam ediyorum. Yan
komşu, arka komşu hepsiyle ilişkim mükemmel. Dün gece dağıtıma verdiğim Ali
Nazik tabağı çok sükse yapmış olmalı. Herkesin bana bakışı değişmiş gibi
görünüyor. 'Ellerine sağlık, bayıldı bizimkiler, tarifini versene?' diyen
diyene... 'Aşkolsun, ne zaman istersen yaparım,' diyorum. 'Patlıcanlar
közleniyor değil mi?' diyerek ağzımdan tarifi alma çabalarını boşa çıkarıyor;
ser veriyor, sırrımı vermiyorum.
Yazlık yerlerinde komşudan gelen tabaklar hep problemdir. Gönderilen tabağı
boş yollama hadisesi savaş sebebi bile olabilir. Biraz geç uyanmaya gör, tüm
komşulara 'Günaydın' deyip kendi eşref saatini bildirmemişsen eğer çıra gibi
yanmışsın. Beyaz peynir üzerine koyduğun kayısı reçelli ekmeği daha yutamadan
balkondan burnuna uzatılan bir tepsiyle irkilirsin. Bir fincan orta kahve
yanında reçelli ekmek şekline dönüşür kahvaltı menüsü.
Yazlıkların sesi ve rengi şehirlere benzemez. Motor gürültüsü, kapı zili
hiç duyulmaz oralarda. Sadece susmayan cırganların ve çocukların sesi vardır.
Temmuz'da ötmeye başlayıp Ağustos sonlarına doğru sesi sızlanmaya dönüşen
cırganlar, gri başlarlar şarkılarına; sararıp susarlar. Ama çocukların sesi
marsıklara dönüştüklerinde bile kesilmek bilmez. Ya paletleri kayıptır ya da en
sevdikleri şapkaları. Ya bir arkadaşı havlusuna sümüğünü silmiştir ya da
terliğini alıp kaçmıştır öbürü. Şehirde steril viyollerde yaşayan bu
yumurtalar, rastgele otlara bırakılmış sahipsiz çamurlu yumurtalara dönüşürler
kısa zamanda. İlk günlerdeki şaşkınlıkları üzerlerinden atar atmaz konu
komşunun beslemesi haline dönüşürler. Top peşinde şopar olup tanınmayacak hale
geldiklerinden onları tanımazlıktan gelmek de kolaylaşır. Bütün sorumlulukları
üzerinizden atıp tatilin keyfini çıkarmaya işte o zaman başlarsınız.
Oralarda hava bedava, su bedava, karpuzun kilosu beş yüz bin eski liradır.
Kışın kaçırdığınız tüm filmleri yıldızların altında çiğdem çitleyerek iki
milyona izleme olanağı da akşam sefası...
Bazı muayyen günlerde pazar kalabalığı olarak ortalığa sergi seren günü
birlikçiler gelir kumlara. Kabak gibi seçilirler bizim aramızdan. Kocaları
bizim oramızı buramızı seyre dalar, çocukları bizimkiler ile geçici dostluğun
ağır aksak ayarını tuttururlar akşama doğru. Bunlar ola dursun, kadınlar bol
bulunmuş arap yağı misali güneş yağlarını baldırlarına yedire yedire sürünür
dururlar gün boyu. Manitası ile gelenler ise besbellidir. Erkekler bize aldırış
bile etmezken, kadınlar yeni ağdalanmış tenlerine erkeklerinin mütemadiyen
sürdüğü yağlar sayesinde bal kabağı misali parlarlar.
- Kızlar adamı biriniz uyarın, yağı fazla sürdü kadına. Akşama
zehirlenecek.
- Neden?
- Kızım bu kadar güneş yağı yersen ne olursun?.
- Deli!
- Vallahi bir arkadaşım selülit kremini fazla kaçırmış bir hatunu yerken
zehirlendi.
- Sus kız rüzgar sesi olduğu gibi götürür, duyacaklar...
En renkli simalar ise kuşkusuz Alamancılardır. Memleket domatesine özlemle
akın akın gelirler yazlık yuvalarına. Rüzgarlı havalarda kuma inip onları
seyretmek işin en keyifli yanıdır. Şişme yatak, deniz topu; eşantiyon
şemsiyeleri ve komik kolluklarından oluşan taşı taşı bitmez plastik
malzemelerinin rüzgara kapılıp, suyun öte yanına deniz yolculuğunu izlemek
kadar keyiflisi yoktur. Bizim kumların yağız delikanlılarının kolladığı anlar
bu anlardır. 'Babaaaaaaaa! Deniz yatağım kaçtı!' diye kumda tepinen bir çocuk
ve hafif sert esen poyraz onların arayıp da bulamadığı şeydir. Böyle anlardaki
doğru zamanlama usta çapkınlığın ilk sınavıdır onlara. Zırlayan çocuk iyice
dikkatleri kıyıya çekip, yatak da yakalanması zor bir uzaklığa erişinceye kadar
beklenmelidir. Her şeyin bittiği anın start düdüğü niyetine, baba tarafından
çocuğun ense köküne şaplak inmesine ramak kala da denize atlanmalıdır. Atladın
atladın, yoksa bütün yaz makara olursun gençlik canavarına. Her yeni yetişen
genç günün birinde vereceği bu sınava yaz boyu hazırlanır durur. Küçük çocuğun
ablasına kim yazılıyorsa bu kez denize atlama sırası ondadır. Vakur bir eda ile
kumdan kalkar, balıklama denize atlar. Heyecan dorukta bekler diğer kankileri, her
şey ayarında, sırasında ve kusursuz yapılmalıdır. Yatağı tam elde etmişken
elinden kaçırmak işin raconundandır. Yatakta cilveleşmeden olmaz di mi ama? Son
bir depar ile yatağın önüne geçer ve avını yakalar. Kahramanının yolunu
gözleyen kirpiği yaşlı, gözünün bebeği güleç küçük kardeşin yanına
gelindiğinde, başı şevkatle okşanmalıdır. Babaya selam verilir, en
saygılısından. Ablaya da 'Bu memlekette ne delikanlılar var gördün mü bebek?'
alt yazılı bir afilli bakış fırlatan genç, tam o anda kıyıya bıraktığı
havlusuna yavuklusu gibi sarılır. Havluya tadını tuzunu usulca; kuma kendini
sertçe bıraktı mıydı tamamdır.
Akşama gençlerin kutsal kumsal ateşi etrafındaki çember daha da büyür, yaz
aşklarının dumanı yasemin kokar; kalpler çizerek dolanır yaz melteminin
koynuna, ayışığında dudaklar başka ballanır.
İşte böylesi masum insani kaçakların verildiği bir akşam üstüydü yine.
Birkaç akranımla kumlara yayılmış, oradan, buradan, eskilerden, yenilerden
konuşuyorduk. Aramıza bu yaz katılan yeni yazlıkçılar ile çoktan kaynaşmış;
ziyarete gelen akrabalarının en sevileni ve en sevilmeyeni top-on listelerini
ezber yapmıştık.
Yaz tatillerinin en güzel taraflarından biri de budur. Her yaz yepyeni biri
ile dün tanışıp, bugün can ciğer kuzu sarması olup, yarın, bir dahaki seneye
kısmetse görüşürüz, diyerek ayrılmak.
Biz kimbilir yine hangi komşuya konuk bikinili hatunun sarkıt ve
dikitlerini analize dalmıştık ki 'Kızlar yanınıza oturabilir miyim?' diyerek,
Berrin teyze geldi.
- Gel Berrin teyze hoşgeldin. Misafirlerin gitti mi?
- Aman yazlık yeri bilmemin? Allah soframızdan eksik etmesin. Koca sülalesi
hiç bitmez, biri gider, biri gelir. Oğulları çalıştı da aldı ya evleri gari,
tepe tepe kullencekler illa. Biz sanki kordon boyunda mabadımızı gezdirdik
bunca sene.
- Vallahi senin adam da zor biraz. Ne yemeği, içki sofrası, ne afrası
tavrası ne de avanesi eksik değil.
- Her sabah dükkana yollarken, 'Allahım akşama kadar bir çıtır bulsa da ben
de rahatlasam' diye dualar ile gönderiyom amma... Bakalım kısmet.
- Bak kırk kere söylersen olurmuş ona göre.
- Dilinden düşürmüyor taş gibi hatunları. Alsın da daş gibi başına çalsın.
- İlahi Berrin teyze adamın ahı gitmiş vahı kalmış, nereden bulacak çıtırı?
- Bulan buluyor anam. O da bulsun gari, yetti canıma.
- Yapma Allah aşkına Berrin teyze, çıtırlar atmışlıklara bakar mı?
- Bakma mı kız? Durun size bir arkadaşımı anlatayım da acık gülün.
- Hadi anlat.
Tombul poposunun ucuyla iliştiği naylon hasırına iyice yerleştip, bir keyif
sigarası yakmaya hazırlanıyordu ki, birden kalkmaya yeltendi.
- Kızlar bi yol, koşup karpuz kesip geleydim, içiniz yanmıştır.
- Biz duruken? Aşkolsun. Ben keser gelirim şimdi. Hele sen şu hikayeyi
anlat.
- Benim yaşlarda bir arkadaşımın kocası bundan iki yıl evvel yirmi beş
yaşında bir kıza kapılıp evi terk etti, gitti. Bir üzüldük ki sorman gari. Ama
baktık arkadaşımız oralı bile değil, az bıraksan zil takıp oynayacak, içimiz
ferahladı. Sakın boşama, dedik hepimiz. Bunca sene kahrını çektin. Gurur uğruna
zil gibi ortada kalma kocamış yaşında. 'Yok,' dedi. 'Asla boşanmam, veririm
ilaç torbasını yanına yallah.'
- Boşanmazsa yine kapısına geri gelir, kız onu şutlar nasılsa iki gün
sonra.
- Allahın emri tabii de, bizimkinin adamı geri almaya hiç niyeti yok. Keyfi
hepten tıkır. Kendi ayarında bir yaramazlık yapaydı belki ama, artık nafile,
diyor bizimki. Kadın haklı. Kumsalda birbirine yaslana yaslana anca yürürken,
poyrazda kaçan deniz yatağını yüzüp de tutabilecekmiş gibi çoşup gitmek de
neyin nesi?
- Mesnetsiz özgüven olmasın?
- Neyse, iki yılın sonunda geçenlerde kız bizim arkadaşı aramasın mı
telefonla.
- Eee, bak edepsize...
- Demiş ki kız; 'Sen ne gurursuz kadınsın. Kocan iki yıldır benim koynumda
ve sen hala onu boşamıyorsun.' 'Boşamam,' demiş. 'İstediğin gibi tepe tepe
kullan,' diye de eklemiş. Kız bunu duyunca hepten hiddetlenmiş. 'Sen ne biçim
kadınsın, hiç mi kıskanmıyorsun?'
- Ayol ne kıskanması, kadın kafasını dinliyor di mi ama...
- Bizim arkadaş; 'Bak kızım,' demiş, 'Ben bu adamı aldığımda yirmi
yedisindeydi. Taş gibi, kapı gibi adamdı. Yıllarca bana sabah akşam koçlar gibi
kocalık yaptı. Ne diye kıskanayım şimdi seni? Tam tersi senin için
üzülüyorum bile; onun saçının pırıltısını, göğsünün gürültüsünü, çizmesinin
gıcırtısını ben dinledim... Sana da; saçının döküntüsü, göğsünün hırıltısı ile
götünün zırıltısı kaldı. İnsan üzülme mi buna? Neyini kıskanam ben senin, sen
beni kıskan dur.'
Mehtap Akdeniz
19 Mart 2012 Pazartesi
Bana Saf Diyorlar
Terden
ıslanan avucumda bir tomar kağıt, elimin kiriyle bütünleşiyor.
"Para," diyorlar adına. "İyi," diyorum. "Biriktir
bunları." Kahverengi deriden minik bir çanta alıp diziyorum hepsini içine,
büyüğünden küçüğüne. "Böyle hepsini yanında taşırsan olmaz, güvenli bir
yere koy." "Eve koyayım bari." "Yok olmaz, bankaya
yatır." Bir tomar parayı alıp bir parça kağıdı tutuşturuyorlar elime
bankada. "Ne zaman istersen gel al paranı, paran bizde güvende,"
diyorlar. İçime sindiremiyorum ama itiraz da edemeden elimdeki kağıtla
çıkıyorum camekanlı kapıdan.
Bir gün
oturuyorum evde, yan komşu gelip çalıyor zilimi. "Ne zamandır kiracıydım,
artık alıyorum bu evi. Sonunda ev sahibi oldum," diyor, sevinmiş, tatlı
yapıp dağıtmış tüm komşulara, bana düşeni getirmiş elindeki kasede. "Kira
öder gibi ev sahibi olacağım," diyor. 'Nasıl olacak bu iş?' derken
öğreniyorum, paramı yatırdığım bankadan borç istemiş, onlar da vermişler.
"Her ay bize öde," demişler. Bir hışımla çıkıyorum evden, bankada
soluklanana kadar koşuyorum. "Benim paramı mı verdiniz komşuya?" diye
çıkışıyorum. "Yok efendim ne münasebet," diyorlar. "Peki nerden
buldunuz bu parayı, niye verdiniz o kadına?" diye üsteliyorum. "Gösterin
benim paramı, nerden bileyim ona dokunmadığınızı," diyorum yine aynı
kağıttan veriyorlar, susuyorum.
Gün
geliyor, yine duyuyorum bir yerlerden, ihtiyacı olan herkese para dağıtacakmış
bu banka. Benim paramı dağıtacaklar, orası belli. Kalkıp gidiyorum yine
bankaya.
"Yok
efendim, kimseye vermiyoruz paranızı, hepsi burada," diye bana doğrultulan
bilgisayar ekranındaki rakamlara bakıyorum. Ben elimde tomar tomar para görmek
istiyorum. Kandırdılar beni biliyorum. Çok sinirleniyorum. "Verin çabuk
paramı geri!" "Paranız şu anda burada değil," diyorlar. Başka
yere yollamışlar saklamak için. Yarın getireceklermiş. İnanmıyorum.
"Paralarımı verdiniz insanlara, sonra toparlayamadınız, beni
oyalıyorsunuz," diye paylıyorum biraz. Akşama sayıyorlar parayı elime.
"Biraz eksilmiş bu." "Paranızı güvenle saklamanın bedeli,"
diyorlar, ses etmiyorum.
Elimde
paralar, evin yolunu tutuyorum. Yol boyu arkamdan gelen adımları sayıyorum.
Kapının önünden birkaç kere geçip olası şüphelileri savdığımdan emin olup öyle
giriyorum apartmana. 'Parayı nereye saklasam?' diye talan ediyorum evi. Bir
türlü uygun bir yer bulamıyorum. Günler geçiyor, aklım hala parada. Ne
yapacağım ben yahu, hep böyle evde mi bekleyeceğim bu paranın başını? Bana
"biriktir," diye seslenen kimdi? İşte onu bir bulursam soracağım "ne
olacak bunlar böyle biriktirince?" diye. Gidip parayı çıkarıyorum
saklandığı yerden. Pek de iyi saklanamamış zaten, sırıtıyor yüzüme. Başlıyorum
birer birer harcamaya. Biner biner harcadığım yerler de olmuyor değil hani.
Fakat sadece parayla yaşamıyorum saadetimi. Bazen gidip bir ziyafet çekiyorum,
bazen de sadece bir bankta oturup geleni geçeni seyrediyorum. Esaretten
kurtuldum, artık keyfim yerinde. Yanıma bir hanımefendi oturuyor. O da benim
gibi, hayatta pek kimsesi kalmamış. "Birbirimize kimse olalım,"
diyor. "Hayhay," diyorum. "Tanıyalım birbirimizi. Ne iş yapardın
emekli olmadan?" "Bankacıydım," diyor.
Pelin
Öney }{
17 Mart 2012 Cumartesi
Tuhaf Bir Öykü
Bir sabah
elma ağacı. Yapraklar dökülüyor. Çok sıcak, güneş var. Daha doğrusu şöyle söyleyebiliriz; yaz sabahı çok
güzel çiçekler açmış; yaprakları yiyesimiz geliyor ama yiyemiyoruz çünkü
zehirli. Gri gri bulutlar var, sıcak hava bizi imrendiriyor ama etrafta gri
hava var…Yeşil yeşil yapraklar dökülüyor; yeşil yeşil, turuncu, pembe pembe,
mor mor çiçekler…Turuncu, sarı, kırmızı kırmızı, mor çiçekler…Bir tır, bir
minibüs ve bir adam evine gidiyor. Her tarafta sessizlik var, sadece arabaların
sesi duyuluyor. Evlerin dumanları çıkıyor. Bir kafa, kafanın burun olduğu yerin
orta kısmından güneş ışığı geçmiş.
Uzakta bir ev var, yakında da iki ev var. İkisinin
de dumanı çıkıyor. Mavi yol. Yani açık mavi yol. Güneş çok güzel, herhalde yaz akşamı çok
güzel geçecek.
Sonra gece oldu. Ve sonra gündüz. Karanlık bir geceydi. Gün ağarınca kalkar kalkmaz yüzünü yıkadı, yemeğini hazırladı; hazırlayınca yedi; yiyince kalktı masadan. Giyindi ve bir de ellerini yıkadı. Sonra da kapıyı açtı, balkona çıktı ve kapıyı kapadı. Sonra merdivenlerden indi; inince kendini dışarıda buldu. Sonra yürüdü. Yürüyünce kendini bulduğu yerde, tam adımını attığı sırada ayağına dolanan bir kağıt parçası dikkatini dağıttı. Eğilip aldı. “Gökler suyun buharından, yerler suyun köpüğünden, dağlar suyun dalgasından, dünya göğü sudan, ikinci gök mermerden, üçüncü gök demirden, dördüncü gök bakırdan, beşinci gök gümüşten, altıncı gök altından ve yedinci gök yakuttandır. Gök o kadar hızlı döner ki onu gören duruyor sanır.”** yazıyordu kağıtta. Buruşturup cebine koydu ve masaya oturdu. Bu çitleri bu demir örgüleri ne zaman çevirdiler diye düşündü etrafına bakarken. “Gerek gerek gerek…Delice sevmem gerek….”* diye geçirdi içinden. Soğuk demir iskemlelerin soluk renkli kumaşlarla dansını seyretti; cebinden defterini çıkardı ve yazmaya yeltendi: elma elma, ayva ayva, su su. Limonata, içki, masa, tuzluk. Su, gazete, limonata…Yemekler, tavuklar, kemikler, kemikler…Aşklar ve törenler.
Sonra gece oldu. Ve sonra gündüz. Karanlık bir geceydi. Gün ağarınca kalkar kalkmaz yüzünü yıkadı, yemeğini hazırladı; hazırlayınca yedi; yiyince kalktı masadan. Giyindi ve bir de ellerini yıkadı. Sonra da kapıyı açtı, balkona çıktı ve kapıyı kapadı. Sonra merdivenlerden indi; inince kendini dışarıda buldu. Sonra yürüdü. Yürüyünce kendini bulduğu yerde, tam adımını attığı sırada ayağına dolanan bir kağıt parçası dikkatini dağıttı. Eğilip aldı. “Gökler suyun buharından, yerler suyun köpüğünden, dağlar suyun dalgasından, dünya göğü sudan, ikinci gök mermerden, üçüncü gök demirden, dördüncü gök bakırdan, beşinci gök gümüşten, altıncı gök altından ve yedinci gök yakuttandır. Gök o kadar hızlı döner ki onu gören duruyor sanır.”** yazıyordu kağıtta. Buruşturup cebine koydu ve masaya oturdu. Bu çitleri bu demir örgüleri ne zaman çevirdiler diye düşündü etrafına bakarken. “Gerek gerek gerek…Delice sevmem gerek….”* diye geçirdi içinden. Soğuk demir iskemlelerin soluk renkli kumaşlarla dansını seyretti; cebinden defterini çıkardı ve yazmaya yeltendi: elma elma, ayva ayva, su su. Limonata, içki, masa, tuzluk. Su, gazete, limonata…Yemekler, tavuklar, kemikler, kemikler…Aşklar ve törenler.
Deniz
sakindi…Balıkçılar sanki sonsuzlukta yaşıyormuşçasına suyun hareketleriyle
ilgiliydiler sadece… Ama şehirde
yoğun bir karışıklık vardı.. “Yaprakları kuş sandığım
zamanların, kırlangıçlar ve serçeler krallığının….” diye mırıldanırken uyuya
kaldı kedi. Şaşı gözlü, sarman
bir kedi…
Filiz
Berk Doğutürk
*Şiir
dizesi: Furuğ Ferruhzad
**Acaibü’l
Mahlukat
Kirpi ve Sincap
bir masal anlatmıştım, bir varmış bir yokmuş...
Ben, kirpiyim. Büyük bir şehirde, binaların arasında bir
parkta yaşıyorum. Parkta, benden başka bir sincap var. Burada yaşadığım için
mutluyum. Kış mevsiminde biraz zorlanıyorum çünkü soğuk havalarda toprak
altından çıkmak istemiyorum.
Parktaki diğer hayvan, sincap, benim aksime yılın dört
mevsiminde hareketli, ağaçtan ağaca zıplayan, canı istediğinde insanlara
yaklaşan biri. Yaz kış mutlu olmasının en önemli sebebi, kürkü. Güzel kuyruğu
ile insanların ilgisini çekiyor. İnsanlar ile arası iyi. Ben, insanlardan ve
kalabalıktan fazla hoşlanmıyorum. Korkuyorum. Hemen içime kapanıveriyorum ve
bir diken topuna dönüşüyorum.
Kirpi, o sabah, bu düşüncelerle uyanmıştı. Hava çok
soğuktu, kirpi ise aç ve yorgundu. Bugün ne olursa olsun yiyecek bulması,
toprak altından çıkması gerekiyordu.
Toprak altından başımı uzatır uzatmaz, önümdeki çınarın
dallarından bana alaycı gözleriyle bakan sincabı gördüm.
"Günaydın kirpi, nasılsın? Göremiyorum seni birkaç
gündür?"
Kısık sesle "Günaydın" dedikten sonra toprağın
altına çekildi kirpi. Kendini güçsüz hissediyordu. Cesaretlenmesi gerekiyordu.
Ama çok yorgundu ve üşüyordu. Çevik hareketlerle ağaçtan inen sincap, kirpinin
az önce çıkmaya çalıştığı oyuğa gelerek içeriye seslendi;
"Kirpi, dur bekle, iyi görünmüyorsun sen!"
Kirpi, onunla konuşmak istemediği için;
"Bir şeyim yok, iyiyim, biraz dolaşacağım
etrafta" dedi.
Sincap, çevik ve hareketli olduğu kadar akıllıydı da.
Kirpinin birkaç gündür doğru düzgün bir şey yemediğini anlamıştı.
"Açsın sen, aç kaldın değil mi? Sana yardım
edebileceğimi söylemiştim, seni bir hafta idare edecek yemek bulabilirim
demiştim. Neden yardım etmeme izin vermiyorsun?"
Sincabın bu ısrarcı tavrı karşısında yapabileceği tek şey
vardı. Yavaşça oyuktan çıkmak, diken topu haline gelmek ve kendini aşağıya
yuvarlamak. Havuzun yanına kadar yuvarlanırsa, orada durur, yağmurdan sonra,
topraktan kendini dışarıya atmış olan solucanlara ulaşabilir ve karnını
doyurabilirdi.
O sabah, kirpinin verdiği kararı uyguladığı, cesaretini
toplayarak hayatı için çabaladığı sabahtır. Oyuktan çıktıktan sonra sincabın
meraklı bakışlarına aldırmadan diken topu olup kendisini havuza kadar
yuvarlamayı başardı. Gözlerini açtığında, önce bulutların arasından süzülen
güneşi sonra önünde duran solucanları gördü. Zafer bu olmalı dedi kendine.
Karnını doyurduktan sonra biraz güneşlendi, ısındı. Uzaktan
onu izleyen sincap şaşkınlıkla bakakalmıştı.
Betül
16 Mart 2012 Cuma
Sonsuz Kelimeler
Bir
varlığın yokluğa sürgünüydü seni son görüşüm. Çıplak ellerinle tuttuğun
kalbimin iltihabını çok sonra tedavi edebildim. Parasızlık kadar beterdi
aşksızlık. İkisi de yoksulluktu neticede. Yoksundum sana. Oysa daha giderken
biliyordum geri döneceğini. Beş yıl önce bir barda, dibinde kaybolduğum şişeler
arasında, arkandan küfrederek de söylemiştim ''Geri dönecek o o.çocuğu,'' diye.
Oysa annenin suçsuz olduğunu nice sonra anladım.
Yıllar
sonra seni tekrar görmek için son beş dakika. Bilerek senden önce geldim
buraya. Sanki kendi evimdeymişim gibi rahat olmak istedim. Bu ortama ne kadar
alışırsam, sen o kadar yabancı kalacaktın aklımca. Zamanı tüketmek için
içmediğim iki çay söyledim. Birini koyu bahanesiyle, diğerini saati izlemekten
soğuttum diye içemedim. Sürekli önüme düşen ve yapmak için uzun zaman
harcadığım perçemimi de elimle oynamaktan sonunda bozmuştum.
''Sakin,
sakin!''
Kendime
telkinlerde bulunuyordum. ''Korkacak bir şey yok''. Beş yıl boyunca ne haltlar
yediysek onları anlatıp ayrılacaktık, hepsi bu. ''Abartma kızım bunu
yapabilirsin''. Oysa içim içimi yiyordu ''Neden?'' sorusunu bir de suratına
baka baka sormam için.
Son
dakikalara girdikçe ayağım vücudumdan bağımsız olarak hızlı hızlı sallanmaya
başladı. Ellerim de yer bulamıyordu kendine. Her kapıdan girenin sen olma şansı
artmışken, artık bakamıyordum bile. Bir tarafımda büyük nefret, diğer tarafımda
ona inat aşkın oturduğu masada bekledim seni tekil başıma.
Artık
saate de bakmak istemiyordum, ''Ya bir köşeden bana bakıyorsa?'' Başım öne eğik
tırnak kenarımdan et parçası kopardım. Kopardığım et parçam ''Merhaba,'' dedi.
Sonsuzdu
kelimeler oysa, ağzımdan dökülmeyi beceremediler.
Süreyya
15 Mart 2012 Perşembe
Yağmurdan Kaçmayan

Yağmur henüz başlamıştı. Aysel ve Banu, heyecanlı damlalara aldırmıyor gibi görünmeye çalışsalar da, hızlandırdıkları adımlarından tedirginlikleri anlaşılıyordu. Banu’nun topuklu ayakkabılarının sesi, savurduğu yağmur damlalarıyla daha tok duyulmaya başlamıştı: Tak, tak, tak… Boynuna doladığı sımsıkı atkısının içinden sızan ürkek bir sesle “Hala gelmedik mi yahu?” dedi. Sorusundan güç almış gibi devam etti: “Bu kadar uzak olduğunu bilsem, gelmeyi iki kez düşünürdüm doğrusu…” dedi.
Aysel,
kendi dünyasından istemeyerek dışarı çıkartılmış ulvi bir düşünceymiş gibi uzak
diyarlardan cevapladı onu, ilgisiz: “Geldik zaten. Hemen şurası. Sola…”
Müzeden
içeri girdiklerinde az önce altında yürümekte oldukları yağmurun hayli
hızlandığını ayrımsadılar. Atkılar, bereler yağmur damlaları savurarak
çıkartıldı, saçlar salındı. Otuzlu yaşlarında iki hoş kadının varlığıyla
yayılan dişil enerji müze girişini kapladı. Banu’nun uzun siyah saçları, bir
gün önceden kaldığı belli olan, hafif bozulmuş fönüyle yine de güzel
görünüyordu. Aysel ise alnına yapışan kâküllerini umursamazca kenara
iteleyerek, farkında olmadığı salaş çekiciliğiyle dikkati çekiyordu. Banu,
entelektüel bir sergiyi görmeye gelmiş bakımlı bir hanımefendi edasıyla
boğazını temizledi, yüz ifadesini değiştirdi. Birkaç kez gözlerini
kırpıştırarak, rimelindeki yağmur kalıntılarını silkeledi. Makyajı akmış olabilir
diye, yüzük parmaklarıyla gözaltlarını sildi. Aysel’in aklı hala başka yerlerde
gibiydi. Aslında var olmayan biri gibi emaneten mağrur duruyordu ve aynı aitsiz
havayla evindeymiş gibi davranmaya çalışıyor, müzeyi sahipleniyordu.
“Eşyalarımızı vestiyere veriyoruz Banucum, bütün sergi boyunca elimizde
taşımayalım.” Banu’yu bu sergiye çağıran o’ydu. Bu nedenle durumla biraz daha
ilgili görünmek için koordinatları da belirledi: “Banucum, şuradan çıkacağız,
merdivenlerden.” Neden asansöre binmediklerini anlayamayan Banu’nun topuklu
ayakkabılarının sesi sanki daha da fark edilir olmuştu. Aysel buna dikkat
edecek kadar bile “orada” değildi. Topuklu ayakkabıdan nefret ettiğini
düşünmemeye çalışarak Banu’nun bir iki adım önünden ilerliyordu. Aysel Frida’ya
gelmişti. Diğer her şey, serginin kendisi bile, bir adım gerideydi onun için.
En başta da Banu ve topuklu ayakkabıları.
Banu
kısık bir sesle: “Şimdi bu Frida, hani senin bana filmini verdiğin o büyük
kadın ressam değil mi? Emrecan rahat bıraksaydı bir solukta izlerdim, vallahi
çok güzel filmdi.” dedi. Aysel sergi ortamında sohbet açılmasından, hele ki
çoluk çocuktan bahsedilmesinden rahatsız olmuştu. “Evet. Film ressamın hayatını
anlatıyordu zaten. Frida’nın hayatını beğenmişsin yani sen. Sergiyi de
seveceksin…” Sesinde gizli bir agresyon seziliyordu. Oysa Banu içten içe
aşağılandığını çoktan hissetmişti: Filmden değil, kadının hayatından
etkilenmişmişim! “Hmm… Hoş bir müzeymiş burası.” diyebildi belli belirsiz,
bakışları Aysel’in üzerinde yabancılayarak gezindi yan yan.
Aysel’in
şansı yaver gitmişti, sergi fazla kalabalık değildi. Sessiz bir ortamda,
resimlerle istediği gibi ilgilenebileceğine sevindi. Tam da o sırada sordu
Banu, patavatsızlık yaptığını hiçbir zaman ayırt edemeyen bir kadının çocuksu
ahengiyle: “Ünlüler de bu sergiye geliyor diye okumuştum, ama kimse yok ki
burada Aysel! Hep halk...” Aysel işaret parmağını dudaklarına götürüp, nazik
olmaya çalışarak susturdu onu. Banu kendini, atmosferi acı duygularla dolu bir
hastanede şımarıklık yapan küçük bir çocuk gibi hissetti. Bir işaret parmağıyla
azarlanmıştı. Otuzaltı yaşına gelmiş, biricik oğlu Emrecan’ı bin bir fedakârlıkla
büyütmüş, hayatın çilesini çekmiş ve yine de güzel kalmayı başarabilmiş bu
müthiş kadına yapılacak hareket miydi şimdi o! “Aysel işte…” diye düşündü
içinden Banu, “Bencil. Takıntılı. Tipik Aysel işte! Aşağılayıcı.” Tadı kaçmıştı
biraz Banu’nun... Yukarıya çıktıkları gibi, tabloların önünden hızlı hızlı
yürümeye başladı. İlgileniyormuş gibi görünmeye çalışıyordu, ancak oradan bir
an önce çıkmak istediğini belli eden beden dili onu ele veriyordu. Gerilmişti.
Müzeden çıkmak istiyordu.
Aysel
aşırı bir sessizlikle yaklaştı yanına, fısıldadı: “Banu biraz yavaş yürü.
Ayakkabıların çok ses yapıyor. Acelemiz yok. Emrecan’ı bugün okuldan Faruk
alacak demedin mi? Güzel güzel gezelim işte sergiyi… Sakin.” Banu irkildi,
topuklu ayakkabılarına baktı mahcup mahcup. Kısa bir soluk aldı. Şu Aysel de
hep haklıydı! Sonuçta kırk yılın başı bir sergiye gelmişti, neden tadını
çıkarmasındı. Yavaşladı. Kendini sanatın kucağına bırakmak üzere hazırlandı, en
yakındaki tabloya yaklaştı. Frida çirkin ama ilginç bir kadın, sanki diye
düşünmeye başlamıştı ki; durum ne olursa olsun konuşmaya hakkı olduğunu
düşündüğü Aysel, parmak uçlarında yürürcesine söze girdi: “Bu resimleri yapan
kadının engelli olduğunu, uzun bir süre de yatalak yaşamış olduğunu
düşünebiliyor musun? İnanılmaz değil mi? Hayata tutunmayı başarmak böyle bir
şey işte. Güçlü kadın…” Banu etkilenmişti. Frida’nın otoportresinin önünde
durdu ve aniden keyfi yerine gelmiş gibi savurdu cümleleri: “İyi de kimse mi
ilgilenmemiş bu kadınla yazık ya, şu bıyıklarını alıverselermiş bari!”.
Aysel’in gözlerinden tsunami dalgaları gibi yükselen ayıplama dalgaları Banu’yu
okyanusun derinlerine gömmek üzere toplanırken, Banu çoktan gülmeye başlamıştı
bile. “Hayır, yani özürlü olması, güzel görünmesine engel değil ki… Aaa, dur ama.
Renkleri çok güzel kullanmış yalnız, bakar mısın bir şu tabloya, süper!”
Aysel
içinde kalmış sinirinin midesinde bir yumruya dönüşmesiyle meşgul olduğundan,
ancak diğer tabloya doğru yavaşça yürüyebildi. Neden getirmişti sanki Banu’yu
buraya? Frida ve Aysel baş başa kalsalar daha çok şey paylaşabilirlerdi pekâlâ.
Banu’nun boş hayatına sanatsal bir katkı yapmak için bunca uğraştığına değmiş
miydi şimdi sanki! Banu, güzelim sanatı bıyığından yakalıyor, Aysel’i de
hayatla ilgili derin bir sorgulamaya sürüklüyordu, hepsi bu! Banu ise kendine
gelmişti besbelli: “Ay Aysel, gel gel… Töbe töbe… Gelsene bak nolur, ya pardon
da, şu kaktüsler çüke benzemiyor mu bir bak allasen ha-ha-ha…” Son darbenin
gelişi Aysel tarafından öngörülemedi. Banu’ya olan siniri kendi içinde girdaba
dönüşürken, bu son cümleyle ortalık fena halde pislenmişti artık. Aysel,
Frida’sını Banu’nun gazabından derhal kurtarmalıydı. Banu’yu oradan
uzaklaştırmaktan başka çaresi olamazdı. Sesine yansıyan vazgeçmişlikte nefret
yüklüydü: “Yürü Banu, yürü çıkalım. Bu sergiye tek başıma gelmeliydim, hata
ettim. Başka zaman gelirim. Haydi, çıkalım…”
On bir
yıldır koca buyruğuyla süren evlilik hayatının biriktirdiği isyan duygusuyla
mı, kıymetlisi Emrecan’ın okulda çizdiği resimleri, bu Frida denen kadının
yaptıklarından daha güzel bulduğundan mı bilmeden, ittirilmekte olan kolunu
Aysel’den kurtardığı gibi bütün gücüyle dikildi karşısına. “Bir dakika Aysel,
pardon da bir dakika! Rahat bırakır mısın kolumu! Gidip gitmeyeceğime ben karar
veririm. Buraya sana süs olayım diye gelmişim, o belli. Havanı bozdum, onu da
anladım. Bak Aysel, seni severim, akıllı kadınsın, çok okumuşsun, benden daha
çok biliyorsun hayatı, saygım sonsuz. Ama artık hiç hoşuma gitmiyor...
Seninleyken sürekli itilip kakılmaktan bıktım! Seninle görüşmek istemiyorum
artık. Senin entel saçmalıkların yüzünden evde yemek yapmayı unutuyorum,
Faruk’la sevişirken senin feminizm söylemlerin aklıma geliyor, boşalamıyorum.
Senin verdiğin o zehir zemberek kitaplar yüzünden uykularım kaçıyor… Emrecan’a
sabahları portakal suyu sıkamıyorum ya, uyanmak bile istemiyorum çünkü bazen -
hepsi senin yüzünden, hepsi senin bu entel saçmalıkların yüzünden!”
Aysel,
Banu’nun söylediklerinden çok, ses tonunun yüksek olmasına bozulmuş, kendi
evinde rezil olma katsayısını düşürmeye çalışıyordu: “Tamam Banucum, sakin ol…
Etkilendin sen bu ortamdan, gel dışarıda konuşalım biraz, lütfen…” dediğinde,
Banu’nun hışmı Aysel’in varlığıyla artıyor, kelimeleriyle keskinleşiyordu.
Artık onu kimsenin tutamayacağı gözlerindeki alevden anlaşılıyordu: “…rezil mi
ettim seni canım? Rezil mi oldun bu hiç tanımadığın entel arkadaşlarına benim
yüzümden? Arkadaşlar çok pardon yaa… Sizi sanatınızdan alıkoyduğum için çok
mutluyum, kusuruma bakmayın! Alın bıyıklı Frida’nızı da başınıza çalın! Siz
hanımefendi, evet siz, bir gün kadın olduğunuzu hatırlayıp da çocuk yaparsanız,
oğlunuzun çizdiği çocuk resimlerinde kaybedeceksiniz kendinizi haberiniz yok!”
Hanımefendi şaşkın, rahatsız yüz ifadesiyle mırıldandıysa da “İyi de benim iki
kızım var… Buna ne oluyorsa şimdi?”, o ve onun gibi kadınlar Banu’nun yedi
nokta sıfır şiddetindeki sözlerinden çoktan nasibini almışlardı.
Banu,
dışlanmışlığın verdiği güçle devam etti: “Belki ben aptalım size göre, cahilim,
ama sizin gibi yalnız ve mutsuz değilim, tamam mı! Ölmüş Frida’nızı da alın,
ben kocamın, oğlumun yanına, sizin beceremediğiniz o sıcak yuvama gidiyorum,
tamam mı! Aysel, sakın gelme peşimden! Bu iş burada bitmiştir. Seni ne bir daha
görmek, ne en son izlediğin film hakkında bir şey duymak, ne de o çok âşık
olduğun ölmüş, çürümüş yazarların perişan hayatlarından haberdar olmak
istiyorum! Ne biçim insanlarsınız siz ya! Yeter ama!”
Tak, tak,
tak… “Bu Frida denen kadın da bildiğin bıyıklı ayrıca!” Patavatsızlığının
çocuksu ahengi, bu son cümlesiyle müzenin ağırlaşmış havasında elle
tutulabilecek kadar sert kalmıştı. Sergi alanından hızla çıkıp, merdivenlerde
yankılanan topuklu ayakkabılarının sesi sinirini daha bir vurgulasın diye yere
bütün gücüyle basan Banu’nun ardından huzursuz bir sessizlik kaplamıştı salonu.
Aysel sinirden titriyor, takırdayan çenesinin sesi duyulmasın diye dişlerini
sıkıyordu. Etrafına baktı. Mağdur hanımefendinin dışlayan bakışları, az
ilerideki aşkları bozulmuş el ele çiftin çıkışa doğru yönelmesi, güvenlik
görevlisinin yanında bitivermesi, hepsi o an olmuştu, bir anda. “Hanımefendi
lütfen, bunlar hiç uygun olmadı. Sergiyi terk etmenizi rica etmek durumundayım.
Ziyaretçilerimize daha fazla rahatsızlık vermeyelim, lütfen...”
Aysel
oradaki varlığıyla ancak Banu’yu çağrıştırıyordu artık. Bir kendisi yoktu.
Banu’dan arta kalan sefil bir cahil kadındı o an, oracıkta, hem de canısı,
Frida’sının sergisinde! Titreyen vücudunu kontrol etmeye çalışarak, gözyaşları
yere damlamasın diye hafifçe kafasını öne arkaya atarak onayladı görevliyi.
Adam haklıydı. Hiç yakışık almamıştı bu durum şimdi, kimse bir şey
anlatmasındı, Aysel zaten mahvolmuştu… Hatırlayacaklardı onu artık. Bu müzeye
bir daha kendi olarak gelemeyecekti. Banu, ince eleyip sık dokuduğu entelektüel
kimliğini sivri topuklarıyla delip geçmişti işte. Aysel, fena yenilmişti.
Çıkışa
doğru bir adım attı ve nerede olduğunu yeni fark etmiş gibi dönüp, Frida’yla
göz göze geldi. Yağlı boya tablodan kendisine bakan Frida kızmıştı Aysel’e. Çok
kızmıştı. Hayal kırıklığına uğramıştı. O ne yapmaya çalıştıysa, Aysel hepsini
yanlış yapmıştı. Yalnızlığıyla baş edemediği için Banu’yu buraya sürükleyerek
Frida’nın yüzünü çoktan kara çıkarmıştı zaten. Frida’nın gücüyle tek başına
karşılaşmaktan korkmuştu işte! Yüzleşmekten… Zayıf ruhu, Frida’nın güçlü
bakışları altında iyice ezilmişti artık. Banu’ya tek söz edemeyecek kadar
zayıftı, bu kadardı işte Aysel! Frida olsa, Banu’ya ne yapılacağını bilirdi,
tek bir cümleyle onu yerden yere vurabilirdi. Zekiydi, güçlüydü… Oysa Aysel’in
tek bildiği; soğuktan üşümüş iki oda evine gitmemek için, Taksim’in
kalabalığında yalnızlığını unutmaya çalışarak hızlı hızlı yürüyeceği, Frida’yı
da düşünmemeye çalışacağıydı o an.
Hızlı
hızlı indi merdivenleri, hiç ses çıkarmadan, çabuklukla… Vestiyerden gözyaşları
içinde aldı eşyalarını, görevlinin soru sormasından korkarak neredeyse attı
kendini son basamaklardan aşağıya. Kaybolmayı, tamamen bitmeyi istediği o anda
yakalandı sağanak yağmura, hemen kapının önünde. Yağmur şimdiye kadar dinmiş
olmalıydı ama! Alelacele takmaya çalıştığı beresi çamurlu suya düştüğünde
“Tabi, zaten…” dedi yaşlı bir teyze gibi söylenerek, “Zaten… Böyledir hayat.”
Kendini yağmurla cezalandırmak için yavaş yavaş yürüdü sağanakta, ruhunu
iteleyen rüzgâra sövdü bu kez…
Nefin
Beyoğlu'nun En Güzel Yapısı
Dün gece giriş merdivenine bırakılmış bira kutularını dışarı fırlattı. Gövdesine asılmış olan afişlerden birini beğenmedi, yırtıp attı. Çatıdaki pencerelerinden birini açtı, temiz havaya ihtiyaç duyarak. İçeriye dolan esinti insan sesleriyle karıştı. Gülüşmeler, bağrışmalar, konuşmalar, telaş, neşe. Can geldi bedenine.
Bağırsaklarında gezinen sıçanları hissedip gıdıklandı. Yıllardır kendisini hiç terk etmeyen vefalı dostlarından biri. Bir de örümcekler vardı. Yer yer çökmüş ahşap döşemesinin aralarında oynardı onlarla.
Ön camından içeri sızan ışık huzmelerinde oradan oraya uçuşan toz zerreciklerine daldı. O sırada karşı komşusunun ön yüzüne asılmış reklamı gördü. Üzerinde "Beyoğlu'nun en güzel yapısını seçiyoruz!" yazıyordu iri harflerde.
Umutla doldu yüreği, heyecanlandı. Kendisine güveniyordu aslında. Ama bu saç, bu yüz, bu giysiyle nasıl çıkabilirdi onların karşısına? "Benim tenim eskiden gri değildi, yüzümdeki metal süslerimin İstanbul'da eşi benzeri yoktu, ahşap döşemelerim de sapasağlamdı, duvar kâğıtlarım tertemiz, boydan boya duvarları kaplardı." dese, kabul ederler miydi?
Çevresindeki yapılara baktı. Çatıdaki penceresini sıkıca kapattı. Diğer binaları görmek istemiyordu. Hepsi insanlarla renkli renkli yaşıyor, yaşatıyordu. O nasıl bu hale gelmişti, İstanbul’un ilk modaevinin içinde açıldığı günü hatırladı. Tüm haşmetiyle kapılarını şehrin tüm hanım ve beylerine açtığı günlerini özledi. Sonra içindeki boşluğa geri döndü.
Bir kaç gün sonra, sabahın ilk ışıklarında bir ses duydu içinde. İki takım elbiseli adam konuşuyor, duvarlarına dokunuyorlardı. Sesleri uğultuyla yankılanıyordu. İlk katındaki büyük salonu geçip örümcek ağlarıyla kaplı asansörün başına ilerlediler. Desenli metal kapıyı açıp düğmeye bastılar. Karnı buruldu, içinde bir acı hissetti. Senelerdir kullanılmamış yağsız çarkları döndürmeyi denedi. Dişlilere güç vermeye çalıştıkça canı çok daha fazla yandı. Kızdı adamlara. Neyse ki adamlar daha fazla diretmediler ve yeniden düğmeye bastılar. Çarkları inledi ve durdu.
Merdivenlerini tırmanmaya başladılar. Vitraylarına dokunurken, bir parçası daha düşüp kırıldı. İçi iyice kabardı. Ne yapmak için gelmişlerdi? Eğer zarar vermek gibi bir niyetleri varsa onları kovmasını iyi bilirdi. Gitmeleri için birkaç kapısını ve penceresini açıp kapaması yeterliydi.
Fakat adamların kırdıkları vitray karşısında üzüldüklerini görünce, konuşmalarına kulak kabarttı. Nasıl yeniden birleştirebileceklerini tartışıyorlardı. Ve ne kadar benzersiz olduğunu. Yenilemekten, temizlemekten bahsediyorlardı. Gevşedi, kötü bir amaçları olamazdı herhalde. Umutlandı, acaba yıllardır beklediği insanlar onlar mıydı?
Çatı katına kadar çıktılar, yağmur alan deliği bir naylon ile kapattılar. Sonra gittiler.
Bir rüyada gibiydi yıllar sonra yeniden boşluğunda kendisine bakan insanları hissettiği için. Mutluydu, yeniden güzelleşip yalnız kalmayacağı için. Artık komşularının ışıkları onu hüzünlendirmeyecekti. O gece, keman çalıp para toplayan kadınla beraber dans etti, kapısına yaslanıp bira içen çocuklarla sarhoş oldu.
Ertesi sabah erkenden uyanıp beklemeye başladı onları. Bugün güneş daha parlaktı sanki. Pencerelerini açtı, içerisini havalandırdı. Kapısının önünden geçenleri seyrederek beklemeye başladı. Ta ki hava kararana dek. Sonra içeri çekildi, pencereleri kapattı. Belki başka bir işleri çıkmıştı. En kuytu köşesine çekildi.
Ertesi sabah tekrar erkenden kalkıp beklemeye başladı. Ertesi gün de bekledi, öbür gün de. Hüzne gömüldü, daha yaşlı ve yorgun hissetti kendini."Beyoğlu'nun en güzel yapısını seçiyoruz!" afişine öfkeyle baktı. Boşuna heveslenmişti. Eskidendi o şaşalı günleri. Burada yavaş yavaş çürüyüp gidecekti. Ve bir gün yanacaktı acı acı, diğer arkadaşları gibi.
Fakat hiç beklemediği bir gün kapısı tekrar açıldı. Bu sefer ellerinde aletler olan bir sürü insan içeri girdi. Takım elbiseli o adamları gördü.
O günden sonra her şey hızlı gelişti. Kalabalık ekip her gün geldi. Her biri bir uzvunu temizleyip eksik parçaları tamamlıyorlardı. O da onlara yardım etti. Tesisatçının karnını beceriksizce deşmesine ses çıkarmadı, bedeni kimyasal maddelerle temizlenirken hiç tepki vermedi.
Günler sonra, yüzündeki son süs takıldığında, hazırdı. Günlerce onun için uğraşanlar karşısına geçip yüzüne baktıklarında, gururlandılar. Artık bir endişe yoktu; "Beyoğlu'nun en güzel yapısıydı." Belediye Başkanı madalyayı taktığında, buna en çok hak edenin kendisi olduğunu biliyordu.
Sinem
Yük

Bugün
durgunum biraz.
Durgunum. Yüküm ağır. Bugün yük gemilerinin halinden bir ben anlarım.
Sabahtan
beri pek hareket olmadı. Güneşin ilk ışıklarıyla içim ısınırken, etraftan bir
iki gemi geçiyordu, o kadar. Hayli yavaş ilerliyorlardı. Yük gemileri.
Varılacak yere varmalarıyla, bir sonraki yolculuklarına çıkmaları bir. Aceleye
mahal yok. Bir şekilde seviyorum onları. Beni hırpalamadan ilerlemeleri en
güzeli. Yavaşlıkları saygılarından…
Biliyorum, biliyorum, onlar yalnızca işlerini yapıyorlar.
Zaten bana batmalarını ben de istemem. Büyük işler açıyorlar sonra başıma. İçim dışıma çıkıyor onlar yüzünden. Yine de buradalar işte. Misafirler bana. Her seferinde.
Bugün biraz durgunum, ama ne yalan söyleyeyim, az gemiden değil.
Bugün en üzüldüğümü içime atmış insanlar. Bunu uygun bulmuşlar bana.
Bu sabah güneş doğmadan önce fark ettim. İçimde bir ölü var.
Ondan durgunum biraz. Fazla salınmak istemiyorum, ölüye saygısızlık olmasın diye yavaşım. Ötedeki fırtına akşam üstüne doğru uğrar bana... Elimde olsa dizginlerim dalgalarımı. Ama işte onlar ben, ben onlar.
Ölüyle ben, şimdilik seyirdeyiz. Henüz vakit var.
Oysa ne de güzel görünüyorumdur günün bu saati uzaktan... İnsanlar var kıyıda. Oturmuş beni izliyorlar. Dalgalarım onlara seyirlik geliyor. Ah, hele bir de geceyse… Hakları var: Ben ay ışığına şıkır şıkırım, onlar bana mest! Ne anlamlar yüklüyorlar bana bir bilseniz... Olmadığım, bir tek ben kaldım.
Bugün de, toprak ettiler beni işte. İçimdeki ölüyle. Bana gömdüler onu.
Biliyorum, biliyorum, onlar yalnızca işlerini yapıyorlar.
Zaten bana batmalarını ben de istemem. Büyük işler açıyorlar sonra başıma. İçim dışıma çıkıyor onlar yüzünden. Yine de buradalar işte. Misafirler bana. Her seferinde.
Bugün biraz durgunum, ama ne yalan söyleyeyim, az gemiden değil.
Bugün en üzüldüğümü içime atmış insanlar. Bunu uygun bulmuşlar bana.
Bu sabah güneş doğmadan önce fark ettim. İçimde bir ölü var.
Ondan durgunum biraz. Fazla salınmak istemiyorum, ölüye saygısızlık olmasın diye yavaşım. Ötedeki fırtına akşam üstüne doğru uğrar bana... Elimde olsa dizginlerim dalgalarımı. Ama işte onlar ben, ben onlar.
Ölüyle ben, şimdilik seyirdeyiz. Henüz vakit var.
Oysa ne de güzel görünüyorumdur günün bu saati uzaktan... İnsanlar var kıyıda. Oturmuş beni izliyorlar. Dalgalarım onlara seyirlik geliyor. Ah, hele bir de geceyse… Hakları var: Ben ay ışığına şıkır şıkırım, onlar bana mest! Ne anlamlar yüklüyorlar bana bir bilseniz... Olmadığım, bir tek ben kaldım.
Bugün de, toprak ettiler beni işte. İçimdeki ölüyle. Bana gömdüler onu.
Durgunum. Yüküm ağır. Bugün yük gemilerinin halinden bir ben anlarım.
Nefin
Boy Aynası

“Neden ben değil de o?” en hüzünlü sorulardan biridir aslında. Hele ki benim gibi tüm çocukluğunuz kendinize bu soruyu sormakla geçtiyse...
Bu kez sana soruyorum anne: “Neden ben değil de o?”
Eski bir gardırobun boy aynasında sahnelenen oyunun en can alıcı repliği buydu.
Ayvalık’taki üç katlı taş evin bütün odaları, gün boyu ziyaretçilerle dolup taşmış, Eylül serinliği akşamüstüne doğru duvarları soğutmaya başlamıştı. Anneannem ölmüştü. Cenaze evinin taziye havasını bırakıp çocukluğumun büyülü anlarına dönmek için yukarı kata çıkan merdivenlere yöneldim. Merdiven başındaki o büyük sandık yerinde duruyordu. Pencereden giren kızgın güneş, üzerindeki püsküllü yeşil örtüyü soldurmuştu. Çocukken yaptığım gibi üzerine oturdum. İkinci kattaki büyük odanın kapısı aralıktı. Çocukluğuma dair en derin izlerin ve en yoğun anneanne kokusunun olduğu yer orasıydı. Yatağına uzanıp yastığını burnuma dayamak, kokusunun koynuna yatmak için odaya yöneldim. Kapı aralığından bakınca oymalı gardırobun boy aynasının önünde annem ve Nihal teyzemi gördüm. Hiç konuşmuyorlar, aynadan yansıyan görüntülerinde bile göz göze gelmekten kaçınıyorlardı. Beni fark etmemişlerdi. Aşağıya dönmek üzereydim ki, annem yere doğru eğildi. Gardırobun altındaki iki büyük çekmeceden sol taraftakini yavaşça açtı. Açılırken tahtadan çıkan ses çok tanıdıktı. Gülümsedim. O iki tahta çekmece, Berrin ile benim bebek evimizdi. Sağdaki onun eviydi, soldaki benim. Küçük döşeklerde bebeklerimizi uyutur, tığla örülmüş minik el bezlerinden, elbiselerimizden artan kumaşlardan, sehpalarından aşırdığımız dantellerden örtüler, halılar yapardık. Kasabaya gelen panayırdan aldığımız pembe plastik çay takımını yarı yarıya paylaşmıştık. Oyun boyunca çekmeceler arası komşuluk yapar, evcilik oyunu bitince de içini derler toplar, bebeklerimizin üstünü örter, çekmeceleri kapatırdık. Tahtanın sürtünmesiyle çıkan ses, oyunun başlama ve bitiş zili gibiydi. Birbirimizin yüzüne doğrudan bakmaz, aynadan bakışarak konuşurduk. Ayna bizi içine alır, kendimizi birbirimizin gördüğü gözle görmemize vesile olurdu. Böylece kendimizi sahnede hisseder, kendimize seyirci olmanın keyfini çıkarırdık.
Annem açık çekmecenin önüne oturdu. İçindeki bebeklere, dantel örtülere, kesik şifon parçalarına baktı. Ağlıyordu... “Neden?” sorusunu ilk sorduğum on yıl önceki o sıcak Ağustos sabahında da bu çekmecenin önünde ağlarken görmüştüm onu.
O yaz sonu ilkokula başlayacaktım. Nihal teyzem eşini ve oğlunu yeni kaybetmiş, büyük bir mirasın sahibi olmuştu. Tek başına hayata devam edemeyeceğini kabullenip anneannemin yanına, bu eve yerleşmişti. Çok mutsuzdu. Bu tatsız olayın evde estirdiği kasvetli havaya rağmen, o yaz benden üç yaş büyük ablam Berrin’le çok eğlenmiştik. Ortalarda dolaşan çocuk neşesinin teyzemin acısını arttıracağını düşünen anneannem bize bu çekmece oyununu öğretmişti. Annemlerin de çocukken burada oynadıklarını bilmek bize çok iyi gelmişti. Bütün bir yazı neredeyse bu iki çekmecenin içinde, gardırobun dibinde, aynanın önünde geçirmiştik.
Berrin’le beraber geldiğimiz Ayvalık’tan Berrin’siz döndük. Aylarca dur durak bilmeyen sorularımın sonunda annemden ablamı teyzeme evlatlık verdiğini öğrendim.
İlk zamanlar neler olup bittiğini tam anladım sayılmazdı. Ancak ilerleyen senelerde Berrin’den gelen haberler canımı sıkar olmuştu. Biz Balıkesir’de kıt kanaat geçinirken, en büyük hediyemin arada bir anneannemin yolladığı zeytinyağı ve sabun kolilerinden çıkan yeni ayakkabılar ve Berrin’in küçülmüş süslü elbiseleri olduğunu düşünürsek pek de haksız sayılmazdım. Babamın işçi olarak Almanya’ya kabul edildiğinin, oraya gidişimizin kesinleştiği zaman bir kaç günlüğüne gelmiştik buraya. Büyümüş, ergenlik çağında sakin bir kızdı artık. Büyük bir odası, bir dolap dolusu elbisesi vardı. Kısa ve buruk vedalaşmadan sonra bir daha hiç gelmemiştik bu eve. Almanya’da geçen seneler bu evi, çekmecelerin içindeki evciliği ve Berrin’i unutmaya çalışmakla geçmişti.
Bunlar aklımdan geçerken çıkardığım hıçkırık beni ele verdi. Odaya girdim. Berrin’in çekmecesinin önünde durdum. Onun bebek evini açmak, hayallerimdeki eksikleri tamamlamak, Nihal teyzemin evinden Berrin’in evine gitmek istiyordum. Cesaretimi topladım, çekmeceyi usulca açtım. Gıcırdayan tahtaların sesi oyunu başlattı. Fakat devamı gelmedi. Berrin’in evi boştu. Teyzem kapıya doğru yöneldi. Teyzem odadan çıkarken Berrin’i fark ettim. Kapının önünde durmuş, başını pervaza yaslamış bize bakıyordu.
Çekmecede beyaz bir zarf vardı. Zarfı açtım. Bir fotoğraf çıktı içinden. Evin önündeki taş merdivende anneannem, annem, teyzem, ben ve Berrin tarhana ovalarken çekilen fotoğraf. Ertesi gün Balıkesir’e döneceğimiz için alelacele tarhanaları bitirmeye çalışıyor, bir yandan da çok eğleniyorduk. Resmin arka yüzünü çevirdiğimde oyunun tüm kahramanları aynadaydılar. Pür neşe oyuna katılmışlardı. Ta ki, arkasına yazılmış on yıl öncesine ait son replik okunana kadar.
“Neden ben değil de o?”
Mehtap
İçimdeki Çocuğa Ait Şarkılar

“Hiç yazasım yok.”
Kimseyle paylaşasım da yok, içimin kuytu köşelerine sakladığım çocuğu.
Hiçbir şarkı da hatırlamam.
Ketumumdur hatırlamak istemediklerimde.
Unutulmuş kelimeler gibiyimdir,
Bir köşede, tozlu, yalnız, suratsız.
Karanlıktan başka hiçbir şey bilmez küskünlüğüm.
Hatırladığım her bir çocuk şarkısı da içimi acıtır.
Hep uykularımda duyarım çocukluğuma ait şarkıları.
Kollarım büyür göğe erer bir cüce iken.
Devi olurum bilinmeyen kasabanın.
İçimdeki meczup uyanır ilahi bir sesle.
Hiçlik vardır, evim yoktur benim.
Hani derler ya görmesem de; bilmesem de o ev benim evimdir.
Yalandır.
Yalanın vazgeçilmez hafifliğiyle sarsılır,
Üç yataklı küçücük yatakhanenin yan duvarlarından sızan sesler.
“Bak postacı geliyor...”
Mırıldanırım yatağımın içinde; değişir şarkının sözleri.
“Bak annem geliyor...”
Harika
14 Mart 2012 Çarşamba
Pembe
Her hikâye bir “merhaba”yla başlar ya benim hikâyem de bugün
başladı. Henüz birkaç saat oldu hayata “merhaba” diyeli.
Bu anı çok bekledim. Kolay değil! Tam dokuz ay on gün!
Daracık bir yerde zaman geçmek bilmedi. Az önce açtım gözlerimi, beni hemen
sarıp sarmaladılar. O’nun kucağına verdiler. O… Beni görünce ağlamaya başladı.
Neden ağladığını tam anlayamadım; ama o ağladıkça ben de ağlamak istedim, daha
çok ağladım. Aslında o daracık yerden kurtulduğum için kahkahalar atmam
gerekirken ben ağladım. Ben ağladım, o ağladı… Elimi tuttu, yanağına götürdü… O
an var ya… İşte o an… Rahatladığımı hissettim, üşümemeye başladım.
Ben içerideyken hep konuşurdu benimle. Masallar anlatır, şarkılar dinletirdi, arada başımı severdi. Karnımın acıktığını hemen anlar, karnımı doyururdu. En çok çikolatayı severdim, bilirdi. Birlikte uyurduk, beraber başlardık güne. İlk zamanlar birbirimize alışmamız biraz zor oldu; bu nedenle sıkıntılı günler geçirdik. Ama şimdi beraberiz. Ben onun kucağında, yumuşacık kolları arasında rahatım, mutluyum, huzurluyum. O da ağlamıyor artık, gülümsüyor. İkimiz de bu anı uzun zamandır bekliyormuş gibiyiz. Etrafımızda sakin bir sessizlik…
“Güzel kızım” diyor bana. Hep ellerimi öpüyor, kokluyor.
Tuhaf bir kokusu var… Böyle nasıl desem? Rahatlayıcı bir koku, güven kokusu.
Hep yanımda olsun, beni hiç bırakmasın istiyorum. Ona benzemek, onun gibi
konuşmak istiyorum. İçerideyken çok merak ederdim onu. Acaba nasıl biri diye
sorardım kendi kendime. Sesini duydukça yüzünü hayal ederdim. Şimdi bakıyorum
da suratına… Güzel biri o… Böyle kocaman gözleri, upuzun saçları var. Hayal
ettiğim gibi değil, daha farklı…
Tuhaf bir şekilde bağımlı hissediyorum kendimi ona. Sanki o
olmazsa hayat duracak, nefes alamayacakmışım gibi geliyor.
Beraber gözlerimizi kapıyoruz. Etrafımızda bir sürü insan var; ama bizim umurumuzda değil. Birlikte olduğumuz o anın tadını çıkartıyoruz. Elimi bırakmıyor, sakın bırakmasın!
Şu an bu söylediklerimin hiçbirinin farkında değil, biliyorum. Uyuyorum zannediyor. Varsın öyle sansın. Şimdi içimde başka bir heyecan var. Sabırsızım… Ona ilk “anne” diyeceğim gün için çok çok sabırsızım!
Ebru
Neye Yarar Hatıralar?

Bu eve en son ne zaman gelmiştik? Anımsayamıyorum. Geçen ay? Hayır. Ondan önceki ay? O zaman da bayramdı. Yok, yok tamam Eylül'de geldik en son. Ama ne garip! Çok daha yakın bir zamanda gelmiş gibiyim buraya. Aslında geldim. Rüyamda… Hatta seni balkonda gördüm. Ölü olduğunu bile bile konuşmaya devam ederek ve konuşabildiğimize şaşırarak…
Evin bahçesine bir ışık
vuruyor. Güneş ışığından çok; bulutlu havanın insanın gözünü alan parlaklığı...
Toprak, siyaha yakın bir kahverengiye dönmüş. Yapraklar dökülmüş, ıslanmış,
birbirine girmiş.
Sadece yazları; bir veya iki kere katılırdın bize. Her defasında yolu bahane edip; söylene söylene de olsa... Buna rağmen ne kadar izin varmış bu evde. Sabahları daha serin oluyor diye kahvaltı yaptığımız ön balkon, alt katın balkonuna rahat inebilmeniz için yapılan demir korkuluklar.
Daha içeri girmedim bile!
Kapı açılıyor. Ayağımı bastığım, göz ucuyla baktığım yerde hüzün bitiveriyor. Bakışlarımla haberini fısıldıyorum sanki eşyalara. Artık duymayan yok. Düzayak diye sana ayırdığımız odaya girip yatağa kıvrılmak istiyorum. Belki de tavana boş boş bakarken gözyaşlarımı serbest bırakmak.
Hayır, ağlamayacağım!
Salonda ilerliyorum. Camlı dolabın içindeki eski resimleri alıyorum. Albümü açtığım gibi eski kâğıt kokusu geliyor burnuma. Artık sen de o kokuların bir parçasısın. Oysa sen limon kolonyası kokardın. Koltuğa çöküyorum. Şöyle bir göz gezdiriyorum. Seninkilerden birkaçını bizimkilere fark ettirmeden çıkarıyorum. Görünmeyen acılar kadar siyah; yüzündeki sevinç kadar beyaz…
Ürperiyorum!
Üzerimden çıkarmadığım montuma daha sıkı sarılıyorum. Biz buraya bu soğukta neden geldik? Tabii ya! Şömine yakacaktık. Başımı çevirip bir türlü tutuşmayan odunlara ve cılız aleve bakıyorum. Babam odunu tutuşturmak için eski bir gazete sıkıştırıyor araya. Belki okuyup, bir haberine kızmışsındır. Son bir yaşam belirtisi.. ama gazete de son umutla birlikte kül oluyor.
Evden çıkmadan aynalı dolabın özerindeki takvime takılıyor gözüm. On yedi Eylül'ü gösteriyor. Annem takvime baktığımı görüyor. Ne zaman geldiğimizi hatırlayalım diye bugünün tarihini işaretlememi istiyor.
Sadece yazları; bir veya iki kere katılırdın bize. Her defasında yolu bahane edip; söylene söylene de olsa... Buna rağmen ne kadar izin varmış bu evde. Sabahları daha serin oluyor diye kahvaltı yaptığımız ön balkon, alt katın balkonuna rahat inebilmeniz için yapılan demir korkuluklar.
Daha içeri girmedim bile!
Kapı açılıyor. Ayağımı bastığım, göz ucuyla baktığım yerde hüzün bitiveriyor. Bakışlarımla haberini fısıldıyorum sanki eşyalara. Artık duymayan yok. Düzayak diye sana ayırdığımız odaya girip yatağa kıvrılmak istiyorum. Belki de tavana boş boş bakarken gözyaşlarımı serbest bırakmak.
Hayır, ağlamayacağım!
Salonda ilerliyorum. Camlı dolabın içindeki eski resimleri alıyorum. Albümü açtığım gibi eski kâğıt kokusu geliyor burnuma. Artık sen de o kokuların bir parçasısın. Oysa sen limon kolonyası kokardın. Koltuğa çöküyorum. Şöyle bir göz gezdiriyorum. Seninkilerden birkaçını bizimkilere fark ettirmeden çıkarıyorum. Görünmeyen acılar kadar siyah; yüzündeki sevinç kadar beyaz…
Ürperiyorum!
Üzerimden çıkarmadığım montuma daha sıkı sarılıyorum. Biz buraya bu soğukta neden geldik? Tabii ya! Şömine yakacaktık. Başımı çevirip bir türlü tutuşmayan odunlara ve cılız aleve bakıyorum. Babam odunu tutuşturmak için eski bir gazete sıkıştırıyor araya. Belki okuyup, bir haberine kızmışsındır. Son bir yaşam belirtisi.. ama gazete de son umutla birlikte kül oluyor.
Evden çıkmadan aynalı dolabın özerindeki takvime takılıyor gözüm. On yedi Eylül'ü gösteriyor. Annem takvime baktığımı görüyor. Ne zaman geldiğimizi hatırlayalım diye bugünün tarihini işaretlememi istiyor.
Dilvin
Bozkır

Fotoğraf İzzet Keribar'a aittir.
“İki bozkırım var benim. Biri Mardin, diğeri Ankara. Bu
sebeple, sarı hayallerim.”
Mektubuna, bir söyleşimde not ettiği bu cümle ile başlamıştı. Aslında bana gelen elektronik postaları önce asistanım Erdinç okur, değerlendirir, gruplar, bana öyle aktarır. Ondan gelen mektubu, herhangi bir gruba dâhil edememişti. Üzerine ufak bir not düşerek göndermişti. “Lütfen okuyun Murathan bey.”
Her Pazartesi sabahı önce yürüyüş yaparım. Bir süredir tüm kitaplarımı ve yazılarımın yer aldığı defterlerimi toparlamaya başladım. Yaşayacağım sahil evine taşınıyordu eşyalarım. Güneşli bir sahilde geçirmek istiyordum kalan günlerimi.
O Pazartesi Oya’nın mektubu ile doluydum. Bana, Mardin’de sahneleyecekleri oyunda rol vermek istediğini söylüyordu. Oyunu kendi yazmıştı. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi tiyatro bölümü mezunuymuş. Oyunun başkarakteri bir zabıta memuru. Halil. Halil’in son sözlerini ben söyleyecektim ve perde kapanacaktı.
Oyun sadece bir kere, Yirmibir Nisan’da, Mardin’de oynanacaktı.
Halil yıllarca bir ormanda yürüyor gibi yürümüştü bozkırda. Benim gibi. Onun bozkırı, aynı zamanda gül bahçesiydi. Yıllarca küçük notlar almıştı defterlerine. Sonra bir gün evde yokken, elektrik kontağından yangın çıkmıştı. Çok şükür evde kimse yoktu ama eşyaların neredeyse tamamı yanmıştı. Uzun zamandır bilgisayara aktarmak istiyordu yazdıklarını ama fırsat bulamıyordu. Defterlerin hepsi kapkara olmuştu. Neye yanacağını bilemediği o gün Mardin’de gökkuşağının göründüğü gündür. Halil’in gökkuşağının peşinden kendini bozkıra attığı gündür. Bozkırındaki renkleri topladığı gündür. Murathan’ın Halil olduğu gündür o gün. Murathan’ın doğduğu gündür. Bir yerlerde kırkikindi yağmurlarının başladığı gündür.
Betül
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)