
Homurtu şeklinde bir gürültüyle uyanıyorum. Üzerine
düştüğüm şey hareket ediyor, hemen ardından da ben; hop yukarıya sağa, sonra
sola aşağıya. Ah, bu sürtünme damarlarımı acıtıyor. Doğup büyüdüğüm ağaçtan
ayrılırken, aylarca yaşadığım dalı ilk kez bu açıdan görüyorum. Uyurken kopan
sapımın dalla vedalaştığı yer hala ıslak. Ağacımız küçülüyor. Elveda
arkadaşlar. Yeni yerler göreceğim artık; yeni ağaçlar, hayvanlar, insanlar.
Uzakta yuvarlak bir ışık var: yeşil. Rüzgârın henüz tenime değmediği, güneşle
tanıştığım o ilk anı hatırlıyorum. Hiçbir şeyin dokunmaya kıyamayacağı
parlaklığımı nasıl da acımadan yalamıştı lodos. Güneş, ışınlarıyla beni
yakmaktan geri durmamıştı. Her şeye rağmen sizi diğer tüm yapraklardan daha çok
seviyorum.
Üzerine düştüğüm şeyle birlikte tekrar hareket ediyorum;
önce yukarı, sonra aşağı. Hareket ettiği sırada beni altına alan bu pis kokulu
şeyin ağırlığını hissediyorum. Altımızdaki şeffaf yüzeyi yağmur damlalarından
temizlerken benim olduğum bölümler lekeli kalıyor. Her gidiş gelişte üzerimdeki
baskı artsa da damarlarımın artan acısına alışmaya başlıyorum. İlerideki ışığın
rengi değişiyor: sarı. Yine gidiyoruz ve dönüyoruz. Geri dönerken camda
bıraktığım izlerin arasında birden onu fark ediyorum. Güzel gözlerini dikmiş
bana bakan insan, yüzünü buruşturuyor. Beni gördüğüne memnun olmamış gibi. Sert
poyraza dayanamayarak dalından kopan en iyi arkadaşım geliyor aklıma. Aşağıda
kaldığı birkaç gün boyunca sohbet etmiş, hatta ilkbahardaki tırtıl istilasından
bahsedip, gülüşmüştük. Sağa ve sola; yukarı, aşağı. Şimdi daha hızlı gidip
geliyorum. Sırtımdan korkunç bir ses geliyor, ya da gök gürültüsü, emin
değilim.
Duruyoruz. Artık hareket yok. Önümüzdeki ışık gözümü
alıyor: kırmızı. Yağan yağmur üzerimdeki ağır yükün kötü kokusunu azaltmaya
yetmiyor. Hayatımın en uzun yolculuğuna çıktığım bu heyecanlı günde havanın
bulutlu ve yağmurlu olması içimi rahatlatıyor. Huzurluyum. Güzel gözlü insan
dışarı çıkıyor, üzerimdeki şeyi kaldırdıktan sonra beni eliyle alıp havaya bırakıyor.
Yandan gelen rüzgârla havada meşe gövdesi büyüklüğünde bir kavis çiziyorum.
Kırılan damarımdan ikiye katlanmış halde yükselirken akça ağacın tepesinden
gördüğüm şeye inanamıyorum.
Lütfi
Lütfi,
YanıtlaSilSen bu öyküyü atölyede okuduğunda, kısa süreli bir sarsıntı yaşadım. Tıpkı o yaprağın süzülüşü benzeri bir yolculuğa çıktım. İtiraf diyorum: bu öyküyü okumasaydın seninle ilgili –ki çoğunu senin serptiğin- önyargımı uzun süre kıramazdım. Hep yaz isterim. Ben de “Orası olmamış, bu fazla, o eksik, nefis, parantezler de nereden çıktı?” diyeyim.
Gülda
yaprak gibi özgür, yaprak gibi hisli...
YanıtlaSilYorumlar için teşekkürler. Ben, olmak istediğim yaprağı çizdim. Bu, benim o olduğum anlamına gelmez, en azından şu anda olmadığını biliyorum.
YanıtlaSil'güzel gözlü insan dışarı çıkıyor' cümlesi bir yaprağın düşüncesiyle! çok güzel :)
YanıtlaSilşimdi bu öyküyü sınıfta yazarının sesinden dinlemek vardı.
YanıtlaSil